ÖRTBAS
Arnavut asıllı Kosovalı çağdaş oyun yazarı Yeton Neziray, toplumsal konuları mizahi bir dille ele alıyor. Neziray’ın “ÖRTBAS” adlı oyunu, seyirciyi bu kez sahnenin karşısına değil, kulise davet ediyor.
Bir rejisöre yöneltilen suçlama üzerine tiyatroya gelen Müfettiş, rejisörü sorgulamaya başlar. Ancak suçlamanın ne olduğunu uzun süre açıklamaz. Bilginin kendisine verdiği gücü elinde tutarak sorgunun yönünü belirlemeye çalışan Müfettiş ile, sahip olduğu kozları kaybetmemek için direnen Rejisör arasında giderek bir kedi-fare oyununa dönüşen gerilimli bir mücadele başlar.
Bu oyuna, sahnede prova yaptığını bildiğimiz Rozi de dahil olur. Onun kahkahalarını, ağlamalarını, varlığını ve yokluğunu hissederiz; fakat yüzünü hiçbir zaman görmeyiz. Müfettişin tiyatroya gelişindeki asıl amacın suçlamayı soruşturmak değil, Rozi ile tanışmak olduğu ortaya çıktıkça, sorgunun ardındaki kişisel hesaplar da görünür hâle gelir.
Böylece soruşturma, giderek bir güç ve hiyerarşi oyununa dönüşür. Müfettiş devletin temsilcisi olmanın gücünü elinde tutarken, Rejisör tiyatronun ve entelektüel dünyanın sağladığı ayrıcalıkla ona karşı durur. Biri karşısındakinin elitliğinden rahatsız olurken, diğeri devlet otoritesinin temsil ettiği güce karşı mesafe alır. Cehaletin bilinmeyene karşı duyduğu korku, entellektüelizme yönelik küçümseme ve sınıfsal gerilim, ikili arasındaki çatışmanın giderek daha görünür hâle gelmesine neden olur.
ÖRTBAS, tiyatronun alışıldık seyir düzenini ters yüz ederek izleyiciyi sahnedeki gösterinin değil, kuliste gerçekleşen bir sorgunun tanığı yapar.
Yazar: Yeton Neziray
Çeviren: Senem Cevher
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Oynayanlar:
Müfettiş: Timur Acar
Rejisör: Çetin Kaya
Rozi: Gamze Akça Özcan
Afiş tasarımı: İlknur Alparslan
Oyun Fotoğrafları: Orçun kaya
Moda sahnesi tv sorumlusu: Halil Serhan Köse
Asistanlar: Öykü Eraslan, Yaren Esin, Mesut Karakulak
Stajyer: Deniz Subaşı
+18
PROVA NOTLARI
30.09.2026 – Prova Günlüğü
SE-LAM-LAR!
Son oyunumuz BlueScat prömiyerinin üzerinden aylar geçmiş, üzerine koca bir yaz ve bir dolu olaylar silsilesi esmiş geçmiş ülkemizin ta içinden, e gelmiş çatmış yeni sezon. Sahnemiz kapılarını yeni sezonda açarken, seyircimizi “örtbas” edilenlerin ardına bir yolculuğa çağırıyor; sesimizi duyuyor musunuz yoldaşlar?
Bugün provanın ilk günü…(sessizlik)…değil mi?
Provanın ilk günü bugün, değil mi, sen ne düşünüyorsun?
Evet.
Değil.
Biz gizli gizli birkaç okuma provası yapmıştık, hani yani metnin üzerine biraz kafa patlatmıştık. O yüzden bugün ilk “resmî” prova günümüz diyebiliriz. Birbirimizi görmenin heyecanı ve önden bir “tık” hazırlıklı olmamızın verdiği güçle, başladık direkt provaya.

“Karakterlerle iletişim kurarkenki mesafelere ihtiyacımız var. Daha önceki provalarda konuştuk ama yapılandıralım. Baştan sona gitmeyelim, parça parça ilerleyelim. Provanın bir aşamasında kulise inelim, orada prova yapalım.”
“Sahnede oynanan oyun, kuliste oynanan oyun ve seyircinin bize baktığı alan olmak üzere üç katman var.”
“Bence yazar rolleri hafif yamultuyor, bir gerilimle başlıyor… Haberdar edilmiş, bir dosyan var. Bir beklentiyle de başlıyor.”
Sonra dilin örtük olmasından, rüşvet raconundan ve bu raconu bozan yüksek sesli rüşvetlerden bahsediyoruz.
Söylemsel üstünlük.
Stanislavski neden var?
İlerlemiyor ama net.
Oyunculuk teorisinin kökü.
Stanislavski neyi talep ediyor? Disiplin istiyor.
Oyunu Stanislavski gibi anlayacağız.
Her şeyi küçülten, her şeyi değersizleştiren… Kimse sisteme tabi değil, sistemli davranmıyor. Sistem olmayınca birileri kendince kural koyuyor. Sistemsizlik her yerde var, çünkü iktidarın işine yarayan bir şey. Gerçeklikle oynuyor. Türkiye’de bu oyunu anlamamızı sağlayacak çok fazla örnek var.
Bilgiye sahip olmayanların karar verici olduğu bir ülke.
Bir taviz, iki taviz, hop otorite…
Komedisi ciddiyetinin büyüklüğünde yatıyor, hepimiz tanıyoruz bu çürümeyi.
Oyun başladı, ışık açıldı, siz içeri girdiniz.
Burası ne?
Soyunma odası.
Derin bir nefessss ve şimdi: Ter kokuyor.
Tüm apartmanın boku buradan geçiyor.
Gerçek bir tiyatrocunun sefaleti.
Ben bu koşullarda yaşamak ister miydim ya?
Şimdilik geniş dar, sonra eşitlenecek.
Herif geldi ve akıbetim elinde.
Ezcümle, sonuçta “tiyatro-
bir memleketin aynasıdır.”
Sıyırmışlar efenim, yani şey sıyırsınlar, aman işte buyursunlar…

01.10.2026 – Prova Günlüğü
Bilenler bilir, moda sahnesinde ekim ayı bi’ başka sevilir; hoş geldin ekim ve siz de hoş geldiniz sevgili okuyanlarımız, seyredenlerimiz, bizi hiç yalnız bırakmayanlarımız. <3
Bugünkü günlüğümüze K.A’nın stüdyoya iner inmez bize yönettiği soru ile başlayalım.
Eski eski zamanlarda, tiyatroda ıslık çalmak yasakmış. Neden?
Batıl dediğinizi duyar gibiyim, biz de öyle dedik ama yok efendim; ne batılla ilgili, ne cin gelir, ne de şeytan çarpar maazallah.
- ve 18. yüzyıllarda tiyatrolardaki devasa dekorları, ağır perdeleri ve aydınlatmaları halatlarla yukarı kaldırıp indirmek çok büyük bir fiziksel güç ve koordinasyon gerektiriyormuş. Bu iş için en uygun kişiler, gemilerdeki yelken ve halat sistemlerine son derece hakim olan denizcilermiş. Denizciler, sahne arkasında çalışırken tıpkı gemide yaptıkları gibi birbirleriyle kodlanmış ıslık sesleriyle anlaşırlarmış. Her ıslığın bir anlamı varmış yani; öyle rastgele çalınan bir ıslık, sanata ve sanatçıya zarar verme tehlikesi taşıyormuş.
Yaa işte öyle dostlar. Biz de bugün öğrendik ve her zaman olduğu gibi, öğrendiklerimizi sizinle de paylaşmadan geçmedik. 🙂
Provadan önce, stüdyoyu prova için hazırlarken, dekor niyetine bir masa koyduk sahneye; kendisini karanlık kuyulardan çıkardık da hayata karıştırdık. Lakin unutulmuşluğun bi’ tesiri olacak ki, kendisi biraz ağır aksak, çok da yüklenmeden kullanmamız gereken bir masa idi. Oyuncularımızı bu konuda uyarmak konusunda hemfikir olmuştuk ki, daha biz diyemeden Timur Beyler masaya oturdu. “Dekorla oyun olmaz.” başlıklı anılar anlatıldı sonra.
Şimdiii… Sizden bir ricam var, beni kırmazsınız diye düşünüyorum. Telefon ya da bilgisayarınızdan, her nereden müzik dinliyorsanız, dilediğiniz bir techno şarkısını açıp dinler misiniz? (Öneri: ACID) Çünkü bundan sonrasında oyuncularımız techno müzik eşliğinde sahnede provadalarrrr!
“İyi oldu ya bu müzik.”
İçinden bir şarkı da çaldı, laps laps.
“Bağımsız/bakımsız bir tiyatro.”
“Hemen ayar veriyor ki üzerine egemenlik kurmasın.”
İki tane zırcahil, dinliyoruz gözlerimiz apaçık.
“Bilmesine gerek yok, sistem onu bilmeye zorlamıyor. Biz bilmek zorundayız. Bilmenin sınıfsallığı…”
“Kısa ölçüde büyük hareketler yaptırıyor yazar. Güvenmiyorlar birbirlerine.”
Ne demişler: “Arkada kalanı eşek ısırır.”

02.10.2026 – Prova Günlüğü
“Kabalık, çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık. Rekabeti, hızı ve bireysel ilerlemeyi yücelten bir dünyada yaşıyoruz. İşyerinde insanlardan verimliliklerini sürekli sürdürmeleri, her zaman müsait bulunmaları bekleniyor. Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanılıyor. En önemlisiyse, öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç haline geldi.”*
Provaya doğru yoldayken K.A’nın oyun için okumamızı istediği kitaplardan birine gidiyor elim ve daha ilk sayfalarda beni heyecanlandırmaya yetiyor gözümün takip ettiği cümleler.
Yavaş yavaş toplanırken ve henüz herkes sabah kahvelerini, çaylarını koyup kafede kendi yerlerini almışken, bağımsız/ödeneksiz/özel tiyatro kavramları üzerinden bir tartışmaya doğru yol alıyoruz. Bu yol bizi İskoçya modeli tiyatroya götürüyor ve günümüz Türkiye’sinde şirketleşmek zorunda bırakılan özel tiyatroların yanında “kâr amacı gütmeyen” bir model ihtimaline dair konuşuyoruz.
Büyük salonda “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” oyununun dekoru var, en sevdiğim kare; kurulmuş bir hikâyenin içinde prova edilen başka bir hikâyenin mekânsal olarak birbiriyle etkileşimi.
“Bu oyun iki erkeğin de dalaşı aslında, işin içinde hep erkeklik ve cinsellik var. Erkek egemen bir oyun, başka kimseye hayat hakkı tanımadıkları…”
“Düşkün, yozlaşmış bir hayat var burada. Sanat denen şey unutulmuş, toplumda bir yer kapmak ve uygun bir mahal bulup nimetlerinden faydalanmak, yaşanan şey.”
Her şey bir anda oluyor gibi, sahnedeki seyir sanki abuk bir resmin görüntüsü gibi ama aslında bugünün Türkiye’sinde yaşanan gerçekliklerden çok şey barındırıyor. Bazı siyasetçilerin söylediği yalanlar, bir söyledikleriyle yarın söyleyecekleri arasındaki uçurumlar, artık halkı ikna etme çabasından bile uzaklaşılan bir pratik ve artık ikna edilmesine gerek duyulmayacak bir noktaya getirilen halk.
Kurgu bir performans, cehalet performansı.
Gerçekliğin ortadan kaldırılması, hakikatin değiştirilmesi.
Kafalar eşit değil, eşitliği kaybetti.
“(Rozi’nin sesi duyulur, sahnede küfür etmektedir. ‘Sıçtığımın bira şişeleri, boş bunlar hep…’)”
Ah Rozi… Maruz kaldıklarının ardındaki seni tanımayı ne çok isterdim.

Bugün, sahnemizin oyuncularından Mert Şişmanlar, Onur Ünsal ve dostumuz Kuko da aramızdaydı. Kısa da olsa sürecimize yakından tanıklık ettiler ve oyunumuz ilk seyircileriyle buluştu bile.
Sizinle de buluşacağımız günün özlemiyle, esen kalın.
*”Kabalık Çağı” (Renata Salecl)

05.10.2026 – Prova Günlüğü
Sahnemizde ekim ayı bi’ başka sevilir demiştim. Kutlu doğum haftamız hepimize hayırlı olsun, yeri geldikçe kutlamalarımızı yaparız efenim, yaşasın teraziler ve terazilerin değerini bilenler. 😉
Sabah sohbetimizi yapıyoruz kafemizde, neler neler konuşuluyor ama bu sohbetten en çok aklımda kalan futbolun sınıfsallığı, K.A’nın çok iyi top oynayan ama beslenemedikleri için sakatlanan çocukluk arkadaşları oluyor.

Timur Abi, “Hadi!” diyor hepimize, “Bu ne rahatlık, gidelim de çalışalım.”. Oysa ki daha yeni dolmuştu dakikalar ama tabii dakik ve disiplinli oyuncunun hali bi’ başka oluyor efenim.
Stüdyodayız bugün, büyük salonda Nihal Yalçın’ın sahnelediği “Çatıya Tıklatma” adlı oyunun prömiyeri var bu akşam, yeri gelmişken onu da kutlayalım. Bol alkışlı, güzel bir yolculuk olsun. Nice sezonlara! <3
Oyunumuza dönüyoruz, marke dekorlarımızı düzenliyoruz ve başlıyoruz provamıza.

“Siz bu ülkenin alnında ilk ışığı hissedenlersiniz.”
“İkisi de birbirini teskin etmeye başladı.”
“Büyük oyunla küçük oyun aynı şey aslında, herkes bürokrasiyi ve bu devletin işe yaramazlığını biliyor ama pastadan bize de pay düşer mi diye bakıyor. Yukarıda kendi aralarında bir şeyler oluyor ama bize yansıması yok diye düşünmeyelim. Sistemin çürümüşlüğü her yere sirayet ediyor. Hakikatin kendisine varılamıyor, hakikat aşındırılıyor. İçinde olduğumuz çöküşün anlaşılması için iyi bir oyun.”
“Buranın yok edilmiş varlığı Rozi. Tiyatroda ağlayan karakterler, problemi kavrayan ama alt edecek gücü kendinde bulamayanlar. Sistemin içinde yer alamayan, oranın bir parçası olamayan karakterlerdir.”
“Müfettişi cahil hattında çizmiş yazar, rejisörü de onunla ortak yaparak cahilliğe ortak etmiş. Rejisör destekçi, onu ayırmıyor.”
“Haysiyetli insan rolü oynuyor rejisör. Adamla eşleşene kadar, eşleştikten sonra ihtiyaç duymayacak buna. İkisi de aynı kafaya gelecekler.”
Cehaletiyle nasıl yüzleştirecek? Cehaletimizle nasıl yüzleşeceğiz?
“Bi’ abukluğa ihtiyacımız var, Rozinin duyguları da yamulmuş.”
Bu hafta baştan sona gideriz, haftaya detaylara bakarız.
Baştan sona hoşça kalın dostlar, yarın görüşürüz.
06.10.2026 – Prova Günlüğü
Kutlu doğum haftamızda ilk sırada Halil abicim var, iyi ki doğdun Halil abi! Nice güzel, birlikte yollarımıza ve yıllarımıza!
Provaya iniyoruz pıt pıt, anlam arıyoruz laps laps…
Manşetlere yazın: Tiyatroda laktoz!
“Bu oyunu oynamamızın sebebi sihirli eğer.”
Sihirli eğer, Stanislavski tarafından geliştirilen temel bir oyunculuk aracıdır. Oyuncunun “Ben bu karakterin yerinde olsaydım nasıl davranırdım, ne hissederdim?” sorusuyla, sahne üzerinde hayali bir gerçeklik ve empati kurmasını sağlayan varsayımsal bir düşünce biçimidir.
“Tiyatro yapmamızın ‘eğeri’ bu. Bizim başka türlü bir gerçekliğimiz var. Bunun dışına çıkıp, eğer Hamlet olsaydım, eğer müfettiş olsaydım dediğimiz için oyunları oynayabiliyoruz. Rejisör, ‘tarihi geçmiş, eski bir oyunculuk tekniği’ diyerek çok yanlış bir tespitte bulunuyor bu sebeple. Rejisör müfettişe burada bağlanıyor. O da cahil, tiyatro cahili.”
Rejisörün Stanislavski hakkındaki yorumu Nuki hakkındaki fikrini de şüpheye düşürüyor.
‘Eğer’ o kadar namuslu bir yönetmen olsaydın, bu konuyu nasıl açıklardın? Rejisörrr!
Senin sınırını geçebilirim, o kadar haklıyım.
Al tırnağa, ver virgülü…
“Her şeyi meşrulaştırmak, realize etmek zorundalar. Gerçeğe uydurmazlarsa hata etmiş olurlar. Suçu örte örte gidiyorlar.”
Şimdi, aç müziği…
“Düzensiz dünyanın günahıdır bu
Yakarsa dünyayı garipler yakar”
Bu şarkıyı altta hafif orta çalarken şu tiradı okumanızı, hatta sesli tekrarlamanızı isterim.
“Tamam tamam, hep sen kazanmak zorundasın. Her zaman, yani her zaman, her tartışmayı. Hatta kendi kulağımla duyduğum şeyi bile! Yarın mahkemeye çıksak kime inanırlar? Tabii ki sana inanırlar. Neden? Çünkü sen bir entelektüelsin. Peki ben, ben neyim? Kimim? Soruşturma departmanında bir sefil.”
Her şey mahvoldu, her şey.
Bunun başka bir kafası var.

07.10.2026 – Prova Günlüğü
Hafta ortası, gün arası, işte prova zamanı!
Günlük sohbetlerimiz gerçekleşti, anılar paylaşıldı, politik gündem değerlendirmesi yapıldı, ufka doğru şöyle bi’ gidildiiii, ilerden sol yapıp gerisin geri günümüze dönüldü.
Ucuz emek, yer değiştirenler, kalanlar ve gidenler… Sınıfsal kuvvetin eziciliği.
Metne dönüyoruz.
“Yozlaştık, boşver, madde ve eğlence. Partileyelim.”
“Temel konuşmanın üzerine versiyonlanmış; hakikatin ve cümlenin kime ait olduğunun bir önemi yok. Metnin de hakikati karıştı.”
“Benim de yaratımında payım olan çürümenin kokusuna alıştım. Hiç koku almıyorum. Başlangıçta fiziksel kokuydu, şimdi her türlü çürümenin kokusu.”
Turşu!
Aha turşu alacaktık, sahnemizde turşu mühim bir meseledir dostlar, turşusuz sofraya oturmak bize yakışmaz! Yemek saatimizin de yaklaştığı dakikalarda, sağolsun Deniz kardeşimiz bizi turşusuz bırakmamak adına vuruyor kendini yollara…
Biz devam ediyoruz.
“Ortak bildiğiniz bir konuşma düzlemindesinizdir. Gerçek yaşanmamış bir düzlemin içindesinizdir.”
“İstasyonları bulalım.”
Son bölüme çalıştık. “Buranın kafasını iyice anlayalım.”
“Az önceki müfettişten de rejisörden de iz yok.”
Ne demiş ünlü bir şair: “Eğer ben olsaydım nasıl italik olurdum?” İtalikoooo…
Yatır abi, sağa yatır. Şu siyasi bağlantıları da al tırnağa! Haydi oradan da hücre gibi çalışma sahalarına!

08.10.2026 – Prova Günlüğü
Bu haftanın son prova gününden merhabalar!
Sahne tasarımcımız Bengi Günay ve afiş tasarımcımız İlknur Alparslan da aramızdalar. Hoş gelmişler efenim, enerji getirmişler.
Timur abi hasta olmuş; geçmiş olsununuzu, iyi dileklerinizi alırız.
Baştan sona akalım diyoruz. Nedir, ne değildir görelim. Hatta bir kronometre açalım. “Gerçeklik hangisiydi?”
Sonunda bir sürprizimiz var, dans ediyoruz ama ne şekilde?
“Gerçekliklerin çokluğu hakikatin kaybı.”
“Biri kendi kişisel çıkarlarını tiyatronun çıkarı haline getirmiş, diğeri kızı için bir şey istiyor. Çıkarlar evreni kurulmuş, bundan faydalanıyorlar.”
“İki erkeğin kendi çıkar dünyalarını, gerçekliği manipüle ederek kurması. Birbirleriyle de uzlaşıyorlar bir yerde. Ne kadar farklı yerlerde, farklı sınıflarda olsalar da…”
Ülke gündeminin oyunla paralelliğinden bahsediliyor uzunca. İktidarın politikalarının ve sistemin bizi sıkıştırdığı cenderenin içinde nefes almanın zorluklarından, insanların düşünemez hale getirildiklerinden ve yaşamanın sadece “hayatta kalmaya” indirgendiğinden.
“Hayatta kalmak için tüm ideallerini kaybetmiş iki insan var sahnede. Paralize olmuş ve gerçeklikten kopmuşlar.”
1 saat 21 dakika.
Akış bitti.
Sanki Çetin abi hiç özel olarak bir gün önce pasta “kırmızı meyveli” olsun dememiş de biz ona göre pasta almamışız gibi, usulca dolaba yerleştirdiğimiz pastayı çıkarıyoruz Öykü’yle, Deniz de video çekmek için bekliyor. E ekip tamamlansın da üfleyelim pastayı diyoruz, parça parça toparlanıyor herkes. Veee kafedeki sessizliği bozan o şarkıyla ilerliyoruz Çetin abiye doğru… “İyi ki dooğdun Çeetiin, iyi ki dooğdun, iyi ki dooğdun, muutlu yııllar saanaa”, dilek tutalım ve püfff.
Herkes için mutlu, huzurlu, daha kendimiz gibi olabileceğimiz yıllara. Yarın da sahnemizin 13. yaşını kutluyor olacağız. Sen de iyi ki doğdun Moda Sahnesi! Nice yaşlarına!

12.10.2026 – Prova Günlüğü
“Kim-se-yeeee eet-mem şii-kââ-yett, aağ-laa-rım ben haa-limee”
Başlıyoruz efenim, Gamze’nin Rozi’ye hazırlık şarkılarıyla doluyor kulaklarımız ve eşlik ediyor kendisine diğer oyuncularımız.
“Çek çek, bi’ fotoğrafımı çek!”
Sahnede laktoz başlığını ortaya atan sayın Gamze Akça Özcan kameralarımız karşısında poz veriyor efenim. Biz kanıtlarla konuşuyoruz, gerisini size bırakıyoruz. Akıbeti peşinde koşulan orta raftaki o küçük poşet işte karşınızda.

“Happy de börttey Kemal, happy de börttey Kemal!”
K.A büyük salonun ortasında dans ediyor, bugün onun günü efenim. Terazilerin büyüğünün doğduğu gün. İyi ki doğmuş, iyi ki var olmuş ki bugün kendisiyle yol yürümenin şansına nail olabiliyoruz. Birlikte öğrenip paylaşıyoruz. Nice mutlu senelere Kemal Aydoğan. Nice mutlu senelere.
Bengi abla ve Merve de aramızda, Rejisör’ümüz için gözlük deniyoruz. “Gel ablam gelll, gözlüklere gellll!”.

Timur abinin kostümü alınmış sabah. Timur abi bi’ koşu kostümünü giymeye gidiyor.
Kostümle provaya alışalım.
Çetin abi: Bugün nereye çalışacağız?
K.A: Bugün giriş, ilk 5 sayfa.
“Roller hangi koşullar içinde biraz onu konuşalım.”
“Nabzın yüksek olması rejisörde ne demek?”
“Şu an ‘eğer’ polis gelip bizi sorsa, bütün havamız değişebilir. Devletten bi’ müfettiş gelmiş ve ne için olduğunu bilmiyoruz.”
“Rejisör’ün anlattıklarına ne kadar güvenebiliriz? Güvenemeyiz. Arkada disiplinsiz bi’ prova dönüyor, o ise buradaki görevini böyle devam ettirebilmek için elinden gelen her şeyi yapabilecek birine benziyor.”
“Başta birbirlerine zarf atıyorlar, birbirlerini deniyorlar, başta bir gerilim var. Rejisör için bu adam gerçekten müfettiş mi? Müfettiş ise Rozi’ye ulaşabilir mi?”
“Hiçbir yere varamadık, Rozi’ye varamadık, bu tiyatroda gerçekten tiyatro yapılıyor mu, müfettiş gerçekten müfettiş mi? Uyuşturucuyla eğlenen iki adam. Hakikate varamadık.”
“Haz evreninden bu kadar yeterlilik isteyenler, kokainle eğlenmeyi hak olarak görenler, altta tek parmakla yazıyorlar.”
“Disiplinden çıkabilmenin yolu hazza düşmek.”
“İki negatifin oyunu, iki tane antitipin.”
“Biri devletin gücünü kullanıyor, diğeri statüsünün.”
“Rozi bu çarkın parçaladığı biri, Rozi çığlık. Rozi yalpalıyor.”
Politik gündem değerlendirmesi bir buçuk saat sürdü, oyun için bunları konuşuyoruz.
Müfettişin sınır bilgisi yok. Devletin de yok.
Egemenler tarafından belirlenen sınırların, halk tarafından aşıldığı yarınlara selamlarla…
13.10.2026 – Prova Günlüğü
Kepenkler açılıyor, kepenkler kapanıyor, kepenkler yarıda kalıyor…
“Büyük salon prova için hazırsa kahve makinesinin tuşuna basmaya yukarı çıkalım.” diyor Öykü, çıkıyoruz yukarı. K.A ve Gamze kapıdalar, kafemize giriş yapıyoruz hoş sohbetimiz eşliğinde.
Mahallesinin Orhancılar ve Ferdiciler olarak ikiye ayrıldığından bahsediyor K.A, Gamze efkârlı müziklerle başlatıyor günümüzü, Çetin abi ortama ayak uyduruyor, Timur abi ise kapıda sigarada ama sonra o da geliyor aramıza. Biz mi efenim? Öykü, Deniz ve ben yani. Biz nerede olmamız gerekirse oralardayız, her daim, inşallah, vallahi billahi.
Yeni basılmış, gıcır gıcır metnimiz sahnede masanın üzerinde. Bazı değişikler oldu, biz de bu değişikliklere ayak uyurduk, biz zaten bu değişikliklere zemin oluşturduk, biz zaten bu değişiklikleriz, değişik!
“Saçımızı topladık rejisör, yönetmen topuzu.”
“İlk adım atıldı.”

“Aynanın camı neden kırık?”
“Gülme paranoyayı çalıştıran bir şey, biri bizi mi dinliyor?”
“Topuk sesi, ayak sesi senin tempon.”
Hadi bi’ daha alalım, tekrar ve tekrar, çok güzel, şimdi tekrar baştan alalım.
11 dakika.
Yaptık içler dışlar çarpımı, başladı oyun kaç dakika sürecek tartışmaları…
Var bir şeyler aklımızda, üzerine de ekledik 10 dakika. 10 dakika size bizden gülme payı sevgili seyircimiz. 🙂
“Buraya kadar iyiyiz, ben iyiyim yani.”
“Ayarın incesine doğru gidelim, başı böyle giderse ileride temposu daha iyi olur.”
Manşetin sesi!
“Neriman sallan gelll, Neriman sallan gelll…” Deliler ve delirdiler.
14.10.2026 – Prova Günlüğü
Hava bozmaya başladı sanki, yağmur çiseliyor. Sahnemizin kapısındayız ve ekipteki herkes yavaş yavaş toparlanmaya başladı. K.A, Gamze’ye bir kitap hediye ediyor ve ardından bir kargo geliyor. Bilin bakalım kime? Tabii ki de K.A için yeni bir kitap daha.
Timur abi yavaşça eğiliyor bana doğru, “Ya insan sabah poğaça, simit alır, kitapla mı doyuracaksınız karnınızı?” diyor. Bilginin doyuruculuğundan bahsediliyor sonra, e tabii tiyatronun kutsal meselesi bu, okumak. 🙂 O Mazlım Müffetiş var ya, bir satır açıp okumaz ama biz her gün okuruz, okumakla kalmaz, okuturuz da. Bizim insanımıza ne oldu ya? Bu topluma ne oldu?
Futbol sohbeti açılıyor sonra; futbolun sadece futbol olmadığından, siyasetle de içli dışlı olduğundan bahsediliyor. Politikanın olmadığı tek bir alan yok, tek bir alan!
Metnimize dönelim. “Baştan başlayalım, hatırlayalım.”

“Senden sonra yolsuzlukla suçlanan bir doktorla, ondan sonra da adı yolsuzluğa karışan, Yolsuzlukla Mücadele Dairesi eski başkanı ile görüşeceğim.” diyor Müfettiş, Rejisör’e.
Toplum topyekün yolsuzluklar içinde.
“Sayılar yok lan, nerde bu sayılarrr?! (…) Çünkü onlar sayı.” Örtbas oyunundan Bluescat’e, Öykü mırıldanıyor yanımda Bluescat tınısıyla.
Bıkmış bir yönetmen.
“(…) Mutluluk fabrikası mıyım ben ki, mutluluk üreteyim de mutluluk dağıtayım… Hep mutsuz, mutlu kimse yok.”
Toplumdan konuşuyoruz biraz, fiziksel koşulların düşünsel yapıyı belirlediğinden. Marx’tan referans veriyor K.A.
“İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez; tam tersine, onların toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.”. Yani, içinde yaşadığınız fiziki ve ekonomik dünya (örneğin, bir fabrikada 12 saat çalışan bir işçi olmanız veya büyük bir servetin sahibi olmanız), hayata karşı bakış açınızı, adalet anlayışınızı, dini inanışlarınızı ve siyasi düşüncelerinizi doğrudan şekillendirir.
Çocukluk anılarımızdan, büyüdüğümüz mahallelerden ve aile yapılarımızdan bahsediyoruz. Anılar uçuşuyor ve bugüne konuyor.
“Bugün hep sayfa 9-12 yapalım, yarın da 12-15 yapalım.”
Bir yandan da “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” ekibi turne hazırlıkları yapıyor; İzmir yolcusu kalmasın!
Biz yine, yeniden, yarın sahnemizde provadayız efenim, görüşmek dileğiyle.

15.10.2026 – Prova Günlüğü
Hava çiseliyor dedik ama günün geri kalanında uyarılar verildi, her yer sel oldu. Çocukken bize depremin, selin “doğal” afetler olduğunu öğretmişlerdi. Hiçbir şeyin kendiliğinden gerçekleşmediğini, içinde bulunduğumuz kapitalist sistem ve sistemin sürdürücüleri tarafından hayatımızın zapturapt altına alındığını ancak yaşım biraz daha büyüyünce öğrenebildim. Kâr odaklı kent politikalarının sonucu bu: İnsanları bile isteye ölüme terk etmek. Yaşayabilmek için direnmek, direnebilmek için de örgütlenmek gerektiğinin somut gerçekliğiyle başlıyoruz günümüze.
Sahnenin önündeyiz. Pasajda her yer kapalı. Kepenkler? Kepenkler açılmıyor. Kepenk anahtarı mı algılamıyor, yoksa anahtar kepengi mi? Birtakım iletişim sıkıntıları yaşandığı kesin ama yolunu bulup duvarları aşamıyoruz. Alo Mesut hattına bağlanıyoruz; arka kapıdan girmemizi tavsiye ediyor. Uyuyoruz tavsiyesine.
Bugün stüdyodayız. Dün de burada olduğumuzdan eşyalar neredeyse hazır. Etrafı toparlamamız çok uzun sürmüyor. Muz? Muz çok az gibi ama üzüm var bayağı; daha dün almıştık. Turşu? Dün yemekte az turşu vardı, bugüne yetmeyecek gibi. Gidip alalım.
Hocamız ve oyuncularımız da geldiğine göre provamız için aşağıya inebiliriz efendim. Kepenkler? Bazen açılmıyor, bazen de kapanmıyor. Ama görüyoruz ki bizim anahtarımızla alakalı bir sıkıntı var. K.A’nın anahtarı açıyor kepenkleri ve hatta kapatıyor da. Onun anahtarıyla devam ediyoruz yola.
Baştan başlayalım, akalım. Sayfa 12’ye geldik; tekrar 9-12 yapalım. On beş dakika ara verelim ve sonra devam edelim.
“Duyguyla klavye soğukluğunu da oynayabilirsin.”
“Dost olarak, dost muyuz? Müfettiş sürekli bir dostluk tesis etmeye çalışıyor.”

“İki karaktersiz var sahnede.”
Psikanalitik yaklaşımdan, Lacan’dan ve memenin hayatımızdaki asıl öneminden bahsediyoruz; çocukluğumuza iniyoruz efendim.
“Meme insanın hayatında enteresan bir varlık. Meme derken arzu ettiği şey sadece cinsellik değil, kaybettiği şey de. O yüzden müfettişin imgelediği ile arzu ettiği şey arasında bir fark oluyor ve gördüğünde bu farkı yaşıyor.”
Üç gün repoyuz. Pazartesi görüşürüz. O zaman soruyorum: Dost muyuz?

19.10.2026 – Prova Günlüğü
“Pazartesileri çok gülüyorum, demek ki oyun cidden iyi”
Üç gün sonra kavuşuyoruz sahnemizde ve çok gülüyoruz yine.
Bengi abla da burada, sahne tasarımı için toplantı alınıyor. Aman allahımmm! O da ne, ne kadar da güzel bir atmosfer. Hiçç öyle anlatmamı beklemeyin, gelip görmeniz lazım.

Bugün meydan sahnedeyiz, severiz; baya olmuştu meydana çıkmayalı. Akşam konuk oyunlarımızdan “Apsolit” var. Bizim oyuncularımız da bu akşam orada olacaklar. Şayet siz de henüz izleme fırsatı bulamadıysanız, kendinize bir iyilik yapıp bu oyuna bilet alınız.
Şimdi kendi oyunumuza dönüyoruz hızlıca. Çetin abinin marke pantolonu kuliste mi diye bakmaya gidiyorum, döndüğümde meydanda oyuncular birbirini kovalıyorlar. Isınıyorlar efenim, ısındırıyorlar bizleri.
Provaya daha başlamadan, acaba bilgisayarın şarjı kaç saat dayanır diye konuşuyorduk Öykü’yle; trink bir mesaj, İrfan abi bataryayı almaya geliyormuş, değiştirmek için.
Üzüm yerine mandalina aldık bugün. BlueScat zamanı bolca mandalina yerdik, ee zamanı geldi artık dedik.

Merve, Rejisör için pantolon bakmaya gitti. Daha önceden konuştuğumuz pantolon olmayacakmış.
Dekorlar konuşuluyor; salı günü masa da geliyormuş, kapı da. Woww diyoruz. Nazarlar değmesin, ne de hızlı ilerliyoruz.
Ara ara başka dünyalara dalıyoruz. Oyuncular ısınırken K.A, Öykü ve ben emek kavramı üzerine tartışıyoruz.
Metne dönüyoruz.
“Sorgulama gücü, Rejisör’ü, bildiği şeyi de savunamaz hale getiriyor. Cehalete verebileceği bir tepki var ama sorguda olduğu için söyleyemiyor.”
“Yamulmayı görüyoruz.”
“Kimsenin karakterli olmayışını iyi anlayan bir oyun.”
“Yapamadığımızı kabul etsek, nasıl yapacağımızı sorgulasak, taklit etmesek de özü bulsak…”
“Rozi normalde, Rozi tatilde.”
“Devletin nimetlerinden faydalanmaya çalışan bir çıkarcılık grubu.”
Fon vurgununda bahsi geçen sayıları anlamaya çalışıyoruz. Kaç sıfır var ya burada, kaç ev alınır mesela bu parayla? Bir yanda devletten aldığımız üç kuruşun hesabının yapılması, diğer yanda aklımızın alamayacağı paraların varlığı ve bu paralara sahip olanlar… Emek gücünden başka satacak şeyi olmayanlar ve üretim araçlarına sahip olanlar…
Neyse… Metindeyiz, zaten hiçbir zaman da uzaklaşmadık. Politik gündeme dair konuştuğumuz her şey bize ve oyuna dair.
“Oyundaki kimse, kimse değil; kimse işini yapamıyor çünkü şahsi çıkarları önlerine geçmiş.” “İnanılmaz yozlaşma ve parçalanma var.”
Sanatçı işçi midir değil midir tartışmalarına giriyoruz bi’ anda, zihnimde yeni kapılar açılıyor. Birbirimizi duymak, resmi büyütmeme ve yeni yolları görmeme vesile oluyor.
“Makro bozuldu, mikro da bozulacak.”
Makro görüşürüz, mikroda buluşuruz.
20.10.2026 – Prova Günlüğü
Salı sallanır, biz sallanmayız efenim; hazırsak başlıyoruz.
Akşam Dıkşın var, büyük salon ona göre ayarlanmış. Keyifli seyirler diliyoruz. Aklınız başınızdan gidebilir, aman ha dikkat!
“(Müfettiş çıkar. Rejisör, Müfettiş’in bilgisayarına geçer ve yazmaya başlar.)”
Altta hafif bi’ müzik, Pembe Panter çalar. Müfettiş bi’ kapıya bakar, bi’ masaya, bi’ kapıya bakar, bi’ masaya ve sessizce masaya doğru ilerler, işte şimdi o masaya oturacak ve kendi ifadesini kendisi yazacaktır.
“Bismillah, fırt!”
“Tümüyle yanlış ölçme adamı Müfettiş. İmgeye takılıyor.”
“Beklediğimizi bulamadık, arzu devretmedi. Gördüm bitti.”
“Çok erkek bakışı. Kadın o yüzden arkada ve çıldırtılmış.”
Fenerbahçe’nin maçı varmış bugün, Çetin abi ve Timur abi yemeğe kalmayacaklarmış. Deniz de staj belgelerini teslim etmeye okula gitmişti. Masadan dostlar eksildi; geriye ben, Öykü, Gamze ve K.A kaldık. Ispanak ve çoban salata, yanında yoğurt ve turşuyla.
Yarına meyve alalım, aman ha unutmayalım.
“Oradan gel boşluktan dön.”
Boşluklu dönüş, dolu dolu görüşürüz.

21.10.2026 – Prova Günlüğü
Selamlar dostlar, se-lam-lar!
Kitap yağıyor üzerimize, K.A’nın kargosu gelmiş; kim bilir nereye teslim edilmiş?
Dünkü maçtan sonra derin bi’ futbol muhabbeti başlıyor efenim, K.A, Timur abi, Çetin abi ve Hakan abi arasında… Abiler arasında.

“Hadi!” diyoruz sonra. Hadi gidelim de oyunumuza çalışalım.
Stüdyoya iniyoruz ama sohbetlerimiz devam ediyor tabii ki, her anı ve anlatım oyunla ilgili; metin hayatla ilişkili.
Tiyatro olmasaydı, minibüs şoförü olurmuş K.A. Mahallede “Fırtına Kemal” derlermiş.
“Böyle bir köşe vardı, arabalar oradan dönerdi. Arabayı daha görmeden sesini duyardık. Sesinden anlardık hangi plakalı araç olduğunu. Aynı marka olmalarına rağmen hepsinin sesi farklıydı ya da kullanım farkı vardı.”
Aynılıklar içindeki farklılıklar, farklılıklar içindeki tanınırlıklar…
“Altta kalmak istemiyor çünkü devletin gücünü kullanıyor, cahil olmadıklarını düşünüyorlar.”
Deniz bi’ hocasıyla yaşadığı anısını anlatıyor:
“Bir araştırma ödevi verdi hocamız. Biz de hazırlandık. Derste ondan daha fazla bilgi verince kabul etmedi. Ertesi hafta bizim anlattıklarımızı anlattı. Biz de hocam ‘biz geçen hafta söylemiştik’ dedik. ‘Ben bilmiyor muyum bunları?’ dedi.”
“Statü, bazı bilgileri edinmeden de o bilginin gücünü sana kullandıran bir şeydir.”
“Bilgi eskiden test ediliyordu, artık test edilmiyor.”
Caner abi ziyarete geliyor provamızı, kahkahalarına hakim olamıyor. Yavaş yavaş seyirci almaya başlayalım diyoruz. 2 Aralık’tan sonra sizi de bekliyoruz.
Nasıl rejisör olunur, kim nasıl olmuş biraz sohbet ediyoruz. Konu, tiyatronun kendisinden uzaklaşmıyor. In Your Face akımından, DOT Tiyatro’dan söz ediliyor.
“Bizim kendimizi ticari tiyatrodan koparmamız, tiyatroyu hareketlendirmemiz, metni de yeniden kurmamız lazım.”
Baharın geldiğini nasıl anlarsınız? Kuş seslerinden, yumuşayan havadan ya da güneşin parlaklığından mı?
K.A anlatıyor: “Bi’ komşumuz vardı, nisan gelip pencereler açıldığında son ses rumca şarkılar açardı, camları açınca duyduğumuz ilk ses rumca şarkılar olurdu.”
Bu bi varoluş meselesi, var kalma mücadelesi!
“Neyi kaybettiğimizi bulmamız lazım. Bunun için de tartışmamız gerek.”
“Baharda kuşlar gibi geldin kondun dalıma, susamıştım sevgiye çiçekler sundum sana… “
Yarın görüşmek üzere, sevgiyle.

22.10.2026 – Prova
“Ayı şarkısını biliyor musunuz?”
Bu soruyla başlıyoruz günümüze ve günlüğümüze. Çetin abi dün gece Macbeth’i izlemiş, notlarını da almış gelmiş, üzerine konuşuyoruz.
Bu akşam da büyük salonda Hizmetçiler var. K.A herkese “Daha önce izlediniz mi?” diye soruyor. Anımsayamıyorum; sonra izlemediğimi fark ediyorum. Ekipte bir ben, bir de Çetin Abi izlememiş oyunu. Bu akşam ne yapacağımız belli oldu bile. İyi seyirler bizlere.
“Laflar sonuçlar”
“İçerdekini yapılandırmanın tek yolu, dışardakini duymamızdır.”
Shakespeare’in tiyatrosuna dair bolca sohbet ettik.
“Shakespeare halk tiyatrosu; seyircisini kolluyor, kaybetmek istemiyor.”
Beckett’le arasındaki farkları konuştuk.
“Beckett boşluklu metinler yazıyor ama Shakespear öyle değil. Anlamamız gerektiğini düşünerek ele alıyor metni.”
Bu sabah Deniz ve Öykü’yle kendi aramızda hangi meyveyi alsak diye istişare ettik. Hava bir anda bahara döndü; kazaklar yerini bugün yine tişörtlere devretti. Mandalinaya geçiş yapmıştık ama tişörtle en iyi üzüm gider, diye kararı aldık ve uyguladık.
Politik gündem değerlendirmesi yapıldı, dünya devrimine ihtiyacımız var sonucuna varıldı.
Pekii, Kaptan Fantastik filmini izlediniz mi?
Ben izlemedim, Ayı şarkısını bilmiyor olmamın ardından bi’ de bu filmi izlememiş olmam, cehalette zirve yapmama sebep oldu. Yapılacaklar listesinde bugün ve yarın: Hizmetçiler ve Kaptan Fantastik izlenecek, Ayı şarkısı dinlenecek.
“Tanrının bi’ odası var, bütün dünyaya odasından hükmediyor. Karısı bi’ çökertiyor sistemi, adam dünyaya düşüyor… Bu hangi film?”
Timur Abi soruyor, biz de bulmaya çalışıyoruz. Sesli sinema oynuyoruz hep birlikte.
Gamze, K.A’ya bir şeyler söylüyor; K.A gülüyor. Gamze ağzına üzüm atarken:
“Komik biriyim” diyor. “Ben de seni komik algılayabilen biriyim” diye ekliyor K.A.
Komik olmak seninle mi alakalı, yoksa benim seni nasıl algıladığımla mı?
Tiyatroya ve seyircisine dair konuşuyoruz.
“Seyirci olarak bizi etkileyen şey iyi tiyatro demektir. Seyircinin teorik hiçbir şey bilmesine gerek yok.Bizim dünyamızda yer edebilmesi için bizi titreştirmesi lazım. Ne hissettiğin mesele olan.”
İyi oyuncu kimdir sorusuna doğru ilerliyor sohbet.
“Bedensel kapasitesini isterse organize edebilen, iyi duyan oyuncu iyi oyuncudur.”
“Rozi’de de öyle bir şey var, çok iyi oyuncu. Büyülemiş zamanında onu izleyen herkesi. Sahici bi’ etkileme kapasitesi var Rozi’nin”
Bengi Abla’dan bir yeni mesaj: “Ne zaman ara vereceksiniz? Çetin’e kostüm deneteceğim.”
Çetin abi’nin kostümleri geldi bugün, yeterince can sıkıcı yani tam olması gerektiği gibi:) İlerliyoruz; adım adım, planlı ve hızlı bir şekilde.
Halil abi de geldi bugün provamızı seyretmeye. Bu haftanın son provası. Haftalık değerlendirme videosu çekilecek. Sorular için saha araştırmasında belki de. 🙂
Bengi: Kara sinek var içerde.
K.A: Uğurdur.
Uğurlu günler efenim, uğurlu haftalar. Pazartesi yine aynı saatte ve yerde olacağız. Özlemle…

26.10.2026 – Prova Günlüğü
Üç koca günün ardından sahnemizdeyiz.
Açtık müziğimizi, ısınıyoruz.
Çevirmenimiz Senem Hanım da aramızda. Hoş geldiniz Senem Hanım!

Kendisine ufak bi’ sürpriz yapmayı planlamıştık. Geçen haftaki provada, oyunu biraz farklı oynayalım diye konuşmuştuk. Bu oyun bir Laz ile bir Ankaralı’nın oyunu olsaydı, aralarda Rozi zılgıt çekseydi gibi birtakım şeyler işte. 🙂
Ama çevirmenimiz daha ilk laftan koyuyor ortaya tepkisini, “Gerçek mi bu?” diyor K.A’ya dönerek. Daha da uzatmadan gülüyoruz hepimiz.
Duyguya ve aşmaya dair konuşuyoruz. Ülke gündeminden söz etmeyi de es geçmiyoruz.
“Kararsızlık, sıkışmış dönemlerin duygusu. Korkuyu aşarsan değiştiriyorsun.”
Sırbistan seçimlerinden bahsediliyor. “Bize gelecek yoksa sana huzur yok, Yusuf Tekin istifa!” pankartı astıkları için tutuklanan Nevin ve Nehir’e dair konuşuluyor. Sokakları zapt etmemiz, özgürlüğümüzü kazanana kadar direnmemiz ve bir şeyleri değiştirmek için korkuyu yenmemiz gerektiğine dair laf dönüyor.
Sonra da “Hepimiz eyleme geçeriz ama geçmiyoruz. Neden?” sorusuna geliyor konu. İşte orada bi’ sessizlik oluyor.
Size de soralım: Hepimiz eyleme geçeriz ama geçmiyoruz. Neden?
(sessizlik)

Metne dönüyoruz.
“Korkuyla gerilimi başta arttıralım. İçinde sorgulanma endişesini taşıyor olman lazım. Kokaini ilk defa çekene kadar. Kaygı bitmesin, kaygının içinden konuşalım.”
“Kızmalarda da durumu kollayarak kızma olsun.”
“Jest değişiyor finalde.”
“Sorgulanan herkesin canı çok sıkılır.”
“Sen ona refakat ediyorsun, üç adım geriden.”
“Müsaade ederken bile gitmiş ol.”
“Prömiyere 20 gün kaldı, daha ezberi bile yok.”
Şaka şaka, bizim oyuncularımızın ezberi prömiyere 1 ay kala bile akıyorr.
2 Kasım’da bilet satışları başlıyor, 1 Aralık prömiyer diyelim.
Haftamıza başlarken yeni bi’ kova turşu almamız gerekti, birtakım yanlış anlaşılmalar olmuş; acur ve pancarımız çok olmuş. Afiyet olsun efenim.
Acurunuz, pancarınız sofranızdan hiç eksik olmasın.
27.10.2026 – Prova Günlüğü
Merhabalar!
Havalar gelgitli, dikkatli olunuz. Kendinizi hastalıktan koruyunuz. Gamze hasta olmuş, bugün provamızı kahkahalarıyla şenlendiremedi. Geçmiş olsun dileklerinizi alırız.
Bugün dekorlarımız geldi dostlarrr! Artık kapımız, masamız falan varrr.

Stüdyoda kurulmuş bile, inip bakıyoruz. Masanın üzerinde “Yeni yapıldım ben, yenii!” tozu var. Merve süpürgenin yerini gösteriyor, Deniz getiriyor, Öykü süpürüyor. Kolektif çalışmanın vücut bulmasını deneyimliyoruz.
Kapı içeri doğru açılıyor. “Aa sürpriz, çocuklarr!” Başlıyor hikayeler… Geçmişe bol bol gülüyor, sonra hızla günümüze dönüyoruz.
“Birden ısınmak değil, biraz çekinmek. O yüzden de ‘di mi oyunu’ var; adım adım açılıyorlar, kokainle yakınlaşıyorlar.”
“Komik de aynı zamanda ama biz komedinin peşinde olmayalım, ikisinin birbirine karşı absürt tonunun peşinde olalım.”
“Hakikat bizi absürt hale getiriyor.”
“Jest kilitli kaldı, cips kola kilit.”
“Evetlerden bir düet, ‘di mi’lerden bir sepet.”
“Tiyatro anlar meselesi, aldın değerlendirdin.”
“Tiyatro da müzik gibi, hızlıca diğer parta geçersen sana ödül vermiyorlar. Birlikte oynamamız, notaya zamanında basmamız lazım.”
Kapı açıkmış, önce Kuko giriyor içeri, sonra Onur abi kapıdan kafasını uzatıyor. “Kusura bakmayın kapı açıktı.” diyor, bi’ selam veriyor.
Bugün Timur abi için denemek istediğimiz yeni bir takım geldi ama olmadı; bir beden küçük geldi. Denemeye devam.
“Oportünizmin kaynağı, üç günlük dünya.”
Yarın repo, perşembe görüşürüz. Bir ya da bilemedin iki günlük görüşürüz.
29.10.2026 – Prova Günlüğü
“Geldim abi kapıdayım.”
Vural abi arka kapıdan sahneye alıyor beni. Aşağı inip case’den beyaz, düz tişörtün olduğu poşeti alıyorum.
“Tiyatro iyileştirir” tasarımını tam böyle gögüs hizasına, şöyle bir yere basalım. Yani ölçüsünü tam bilmiyorum ama buna benzer bir şey olabilir, diyerek fotoğrafta ve üzerimde gösteriyorum basacak kişiye.
Ölçüler ve hesaplar, hesaplar ve ölçüler.
Dün aksesuar grubunda hızlı mesajlar döndü. Öykü yolunu Çilek sokağa düşürdü. Gözlük bakıyoruz efenim, bir de kalem. Ama öyle bildiğiniz kalemlerden değil; boyna asılanlardan. Canlandırabildiniz mi? Olmadıysa da bi Google’layın işte:) Deniz de bir yerlerden Cevşen bakıyor. Herkesten bi parça, rejisörümüzü hazırlamak için dört koldan çalışılıyor.
Ve masaa rengarenk! Ayna, şapka ve yüzük de gelmiş. Ellerine sağlık Merveee.
Biz aksesuarlara ve birtakım farklı konulara dair konuşurken Gamze de fotoğraf çekimi için Gonzago’dan gelen kıyafetleri inceliyor. Köşede öyle masumca duran kıyafetlere usulca yaklaşıyor, birini seçip melül melül K.A’ya bakıyor.
Gamze: “Deneyebilir miyim, üstümde nasıl duracağını merak ediyorum”
K.A: “Ya durmazsa? Kostüm derse ki, afedersiniz, ben üzerinde duramayacağım”
K.A gülüyor ama tamam diyor sonunda, Gamze heyecanla denemeye gidiyor.

Tiyatro iyileştirir mi? Bunun üzerine konuşuyoruz. Günümüz tiyatrosu, ülkemizde tiyatronun nerede ve nasıl icra edildiği hakkında sohbet ediyoruz.
Bi’ ara K.A bana laf atıyor:
“Sizin bu kameranız tiyatroda emperyalist bi’ alet. Tiyatroyu ele geçirme riski taşıyor. Kullanacaksan burada çok dikkatli kullanman gerekiyor.”
“Tiyatrocular da ele geçirtmesin” diyorum.
Zaten ben, salt bi sanat dalının değil, hikaye anlatıcılığının bi’ parçası olmaktan mutluluk duyuyorum. Her sanat alanının da yeniliklere açık olarak kendi özgünlüğünü koruması, kendi dilini başkasına kaptırmaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer biri alanınıza girip sizi yok etmeye çalışıyorsa var olma mücadelesi verirsiniz. Bu, bi’ var kalma mücadelesi de olabilir:)
Eliz de aramızdaydı, provamıza neşe ve enerji kattı. Dersi varmış ona gidiyor, online bağlanmaya çalışıyor.
“50 dakika bi saat gibi geldi”
Bir çocuğun dünyasını izlemek, korkulu ama bi’ o kadar da hayranlık uyandıran bi’ seyirlik benim için. Başka bi ses, başka bi bakış… Hayatta yeni yol almaya başlayanların bakışı. Duyuları daha açık sanki. Biz zamanla maruz kaldığımız her şey tarafından köreltilmiş, dünyaya yabancılaşmışız gibi.
Orçun abi fotoğraf çekimi için geliyor. Işıklar ayarlanıyor, güzel karelerin çıkacağı partlar belirleniyor ve başlıyoruz.

Pazartesi günü gişe açılıyor, onun için fotoğraflar. 2 Kasım’da başlıyor satışlar.
Hangi Manifest kızı olunduğuna dair bi soru atılıyor ortaya. Herkes de birini seçiyor hemen. Çoğunluk Esin’den yana; K.A, Öykü ve Gamze mesela. Çetin abi Zoktay’mış, Timur Abi Lidya…
E tamam. Fotoğraf çekimi bitiyor, normal ışıklar açılıyor.
Bugünlük bu kadar ya da bu günlük bu kadar.
02.11.2026 – Prova Günlüğü
“15.00’te salondan çıkmamız lazım. Provaya 13.00’te başlamış olalım.”
Perdemiz bugün geldi, heyt be!

Gamze bu sebeple çok mutlu. Case’ler, eşekte kıyafetler… Aman aman, neresi burası ya? Kulis olabilir mi? Hani oyuncuların soyunup giyindiği yer…
Hazır perde gelmişken Gamze için ışık yapalım diyoruz Merve’yle.
“Aaa, ışıklar gitti!”
Şalterler atıyor. Neyse ki bizimkiler hala yerinde. Merve hemen çözüyor meseleyi ve ışıklarımıza kavuşuyoruz.
Akış alıyoruz baştan sona. Bengi abla da burada. Bizimle yer mi diye yan masadan mesaj atıyorum.
Yemeği söylediğimiz saatten erken bitiyor prova, yemeği bekliyoruz bi’ süre, dakikalar sayıyoruz ve yemek gelince sofrada kavuşuyoruz yine.
Hepimiz masadayken bi’ fotoğraf çekmek istiyorum. Prova çıkışlarında birlikte yemek yemeyi, bol bol sohbet etmeyi çok seviyorum. Ama illa sen de ol fotoğrafta, diyorlar… Anı kalırmış, hem fotoğrafa girmezsem yıllar sonra baktıklarında hatırlamazlarmış beni, tiyatrocular çok unutkanmış, öyle diyorlar. 🙂 Hatırlanmak ve unutulmamak…
Öykü çok çabalıyor, sonra Timur abi de dayanamayıp kalkıyor kamerayı ayarlamak için; kuruyoruz zamanlayıcıyı, çeviriyoruz kamerayı kendimize ve 1 ve 2 ve 3 ve 4… Hadi, kaldık böyle, hadi veee heh, oldu işte, olduğu kadar.

Afiyet olsun efenim, masanızdan sohbetiniz, yüzünüzden gülücükleriniz hiç eksik olmasın.
Ha bi’ de bugün biletler satışa çıktı, hani ihtiyacınız olur diye diyorum, bu bilgiyle ne yapmak isterseniz yapabilirsiniz.
Sevgiler, saygılar…


