Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri

 

Edouard Louis, dördüncü eseri “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nde annesine odaklanıyor… Bir fotoğraftan, annesinin fotoğrafından yola çıkıyor… annesinin, henüz selfi icat olmamışken fotoğraf makinesiyle kendini çektiği bir fotoğraftan… mutlu, cilveli, özgür bir genç kadındır annesi bu fotoğrafta. “ben doğmadan önce özgür -ve mutlu- olduğunu unutmuş muydum” diye sorarak başlatıyor anlatısını.

Evin içine kapanıp, ev işleri ile tutsak ya da köle edilmeden önce özgür, mutlu, hayalleri olan kadınlar… sonra yaşamın kapısı birden üzerlerine kapatılıp tutsak edilen kadınlardandır annesi. İki kez evlilik yapar annesi. İlkinden iki, ikincisinden üç çocuğu olur. İlk evliliğini kocasının alkol ve şiddet sorunlarına, ondan nefret etmesine rağmen çocukları için bir süre sürdürmeye çalışır ancak birkaç yıl dayanabilir buna. İkinci evliliğini Edouard’ın babasıyla yapar. Güzel başlayan ilişki, yerini hemen ev içi kölesi yapılmakla son bulur. Yirmi yıl sürdürür bu evliliği annesi. Yirmi yıl sonra bir gün, aniden bitirir bu evliliği.

Fransa’da işçi sınıfına mensup bir evde homoseksüel bir çocuk olarak büyüyen Edouard Louis, annesinin ev içi kölesi yapılmasını kimseyi kayırmadan sakince anlatır. Bu bir kadının “değişmek” ile olan ilişkisidir. Köleden kadına dönüşen annesini usul adımlarla takip eder ve bir özgürleşme anlatısı koyar ortaya. Şöyle bitirir anlatısını: “Bu hikâyenin, onun hikâyesinin, bir şekilde, sığınabileceği o ev olmasını dilerim.”

Yazan: Edouard Louis

Çeviren: Ayberk Erkay

Yönetmen: Kemal Aydoğan

Oynayan: Onur Ünsal

Dekor Tasarım: Bengi Günay

Kostüm Tasarım: pcgf

Işık Tasarımı: İfran Varlı

Visual Art: Ecem Dilan Köse

Vokal Koçu: Damla Pehlevan

Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan

Oyun Fotoğrafları: Orçun Kaya

Oyun Tanıtım Videosu: Enes Korkmaz

moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse

Dekor Realizasyon: Osman Damla

Asistanlar: Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar

Visual Art Asistanı: Barış Yılmaz

Sponsor : pcfg

 

Süre :105′ Tek perde

PROVA NOTLARI

25.08.2025 – Prova Günlüğü

“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”*

Hiçbir biyolojik, psişik, ekonomik yazgı toplumda dişi, insanın tasvirini tanımlamaz; hadım ile eril arasındaki dişil diye nitelenen bu ürünü hazırlayan uygarlığın bütünüdür”*

Merhaba değişme isteği, bakmaya hazır mısın ve kaçak olmaya? İşçi sınıfına, kadınlık sınıfına, sana doğuştan biçilen hayatı, kaderini reddetmeye, dayatılan sınırları aşmaya…  Cevabın “evet” mi? Potansiyel sınıf kaçağısın artık. Fakat dikkatli ve uyanık olmalıyız, her özgürleşme hareketimize karşı egemen sistem sürekli sürekli plan yapıyor, tahakkümünü cazip ve normal kılmaya çalışıyor. Bize dayattığı kölelik biçimlerini devam ettiremezse şüphesiz kendi yok olacak.

Erkeklik sınıfının ve kendisine biçilen tüm sınıfların kaçağı yazarımız sevgili Édouard Louis bir özgürleşme hikayesi, değişme isteği anlatıyor bize. Yazarımız bu hikayeyi hiç gizemlileştirmiyor çünkü kurtarılması gereken bir insan var. Tüm ihtirası ile bize “siz de inanın, benim gibi, annem gibi siz de inanın” diyor. Devrim için model olabilecek bu ihtirası anlamak, inşaa etmek için Moda Sahnesinde ilk prova günümüzde coşkuyla ve sezon arasının getirdiği özlemle toplanıyor, sarılıyor, hasret gideriyor, fotoğraf çektiriyor, bol bol gülüyoruz. O da kim? Kuko? Hayır hayır, o değil. Tabii ki o, tüm güzelliği ile Kuko! Zayıflamış, tanımakta güçlük çektik. Neyse ki kadınlık sınıfına dayatılan güzellik algısı yüzünden değil de yol arkadaşı Onur’un desteği ile sağlığı için diyet yapmış Kuko. Onunla da hasret giderip hep birlikte Büyük Salon’a iniyoruz. Onur’un İzmir’den bize getirdiği leziz peyniri, domatesi simitle yiyoruz. Kuko’nun her daim “bana yok mu?” bakışları karşısında erisekte, diyetine sadık kalıyoruz.

Provanın ilk günü hep yaptığımız gibi Bengi’nin emeği dekorumuzu merakla inceliyoruz. Louis’nin “varlığımın bu yok-mekânı” diye tariflediği bu yerde Onur,  Louis’nin annesinin (devrimden önceki ismi Monique Bellegueule’dür) ücretsiz emeğini, toplumsal yeniden üretim emeğini ve her şeye rağmen değişme isteğini inşaa edecek. “Annesinin ev içindeki devrimleşme emeğini göstermek istiyor Louis. Kadının evin içinde çalışmasının sebep olduğu şiddeti, eşyaların şiddetini görmemiz lazım” diye belirtiyor KA ve “Bu evdeki hiçbir şey eski değil, yoksul.” diye ekliyor. Louis “evimi özlüyorum ama kimsenin yaşamaması gereken de bir yer” derken bize kendi reddini ve sınıf ötesi var oluşunu söylüyor. Varlığın bu yok mekanında sonu gelmeyen mesaisi başlıyor Onur’un (Louis’in beden bulduğu) ve Annenin. Louis, edebiyatla değil hayatla ilgilendiğini, annesinin ya da bir kadının köleleği görünene kadar bunu böyle yapacağını, bize süslü gelmese de kurtarılması gereken o hayat ile ilgilendiğini bir uyarı gibi savuruyor yüzümüze. Sahnede Onur da tüm iştahı ve gayreti ile o uyarının tonunu arıyor. Yeniden, yeniden, yeniden…

“Bana edebiyatın asla kendini tekrar etmemesi gerektiği söylendi ama ben hep aynı hikâyeyi yazmak istiyorum, baştan bir daha, bir daha, bir daha yazmak istiyorum, onun gerçekliğine ait parçalar görünebilir olana kadar aynı hikâyeye dönmek, ardında gizlenenler sızmaya başlayıncaya kadar onu delmek istiyorum.”**

Peki Oyun Louis’e mi ait, anneye mi ait?  Bu soruyu şimdilik burada bırakacağım. Değişme isteğiniz devam ettikçe, bizimle bu mekanda buluştukça cevapları da bulacaksınız.

“Değişme isteği içimizdeki devrim isteğidir.” (KA)

6 saat 11 dakika, 1 saat 28 dakika

*Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.15

26.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir anne sadece çocuğu için yaşamalıdır, bir anne sadece bir annedir, dahası değil.”*

 TÜİK (2008) tarafından 2006 yılında Türkiye genelinde yapılan zaman kullanımı araştırmasında kadınların ücretsiz çalışma için 6 saat 11 dakika, erkeklerin ücretsiz çalışma için 1 saat 28 dakika zaman harcadıkları ortaya çıkartılmıştır.

Islıklı şarkılarla başladığımız provamızın ikinci günündeyiz ama bu yoksul evi hızlıca Monique’i ve Onur’u emek yoğun bakım yükü nedeniyle kamusal alandan soyutlayan, zaman yoksulluğu yaşayıp adeta kürek mahkûmu haline getiren, yaşamını evle sınırlayan, yalnızlaştıran, özel ve sosyal yaşam olanaklarını ortadan kaldıran o evi patriarka ile birlikte iş birliğine girmişçesine kurmakta gecikmiyoruz. Evet, başardık. Rebekka Endler’in deyimiyle Onur artık ev hanımı aparatı. 7 kişinin yaşadığı bu evde sürekli çalışmasını istiyoruz. Yorulsa da duramaz. Ev işi biter mi? Fasit daire gibidir emek yoğun bakım yükü. Tanıdık geldi mi? Bu kapitalist dünyada yeni iş gününe hazırlanıyorsak her gün yeniden yeniden bir kürek mahkûmu da hem bizi hem kendini hazırlıyordur. Ya da bizizdir o kürek mahkumu. E, tanıdık gelmiştir artık. Bir de ev işi denen angarya yetmezmiş gibi kamera çıktı başına Onur’un. Öz çekim yapmasını istiyor KA. Metnimizin bir yaşamın içinde dolaştığı gibi kameranın da pardon tripodun nesnelleştiren bakış açısı ile dolaşmasını istiyor o yaşamın içinde. Tabii henüz kameramız yok şimdilik sadece tripod, biz tüm ekip bunları hayal gücümüzde KA’nın yönetmenliği ile coşturuyoruz. Kamera adeta Edouard’ın zihninin devamlılığı gibi. Bir yabancılaşma fırsatı olacak gibi bizim için. Kemal Louis ve Onur Bellegueule “Ben bunu böyle görmek istiyorum ve size bunu böyle gösteriyorum.” diyecek gibi de.

Onur bir ev işinden başka bir ev işine koştururken tekerlekli tripodu ile hareket etmesini izliyoruz. Bitmeyen bir iş silsilesi. Kadın kendini bunu yapmaya zorunlu sayıyor, adeta bir komutan var emir veriyor sanki ona. Ev işleri ile güdülüyor.** Biz izlerken yorulduk bile. Ama o yorulsa da duramaz. Kadının aksine Onur’un seçim şansı olmasına rağmen Onur da durmayı pek tercih etmiyor ve çalışkanlığı ile örnek teşkil ediyor hepimize. “Kamera bir yerden başka bir yere geçerken metinde de ulamadan geç” diyor KA.

Bu kadar uladığımız yeter dünkü soruya dönelim biz de. Oyun Louis’e mi ait, anne Monique’e mi ait? Söz konusu olan oyun kişisi, Edouard. Ve annesinde bulduğu bir şeyi anlatıyor bize. Kadın bir varlık olarak yok orada. Bir tür devrim modeli var. Bir kadın oyunun rolüymüş gibi duruyor ama queer bir evladın gözünden anne olan bir kadını ve onu anlama çabası var. Onun durduğu yerden heteronormatif yapının dışında bir yerden annesini görme biçimi var. Şiddet gördüğü, ötekileştirildiği bir tarihin içinden bakıyor annesine. “Hepsinden önce çocuk ve çocuğun özgürleşmesi var” diyor KA. Yani Edouard’dan, onun hayatta sıkıştığı yerden edindiği bilgiden ve sosyolojik birikiminden vazgeçemeyiz.

“Değişen koşullarla geçmişine bakmak, gerçekten bakmaktır.” KA

*Jacqueline Rose, Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme, Alfa Yayınları, 2022, s.86

**Hepimiz için bir açımlama: Yaşadığımız eşitlik ve adaletten yoksun egemen sistemde belli bir sınıfın (istatistiklere göre kadınlık sınıfının) seçme şansı (“seçme şansı” ile vurgulamak istediğimiz koşul ve yapıları ilerleyen günlerde açacağımıza eminim, şimdilik böyle bırakalım) olmadığı için yapmak zorunda kaldığı işlerden biridir toplumsal yeniden üretim işleri. Bu yazı ve sonraki yazılarda geçen/geçecek olan yeniden üretim işleri,  Monique Witting’in de işaret ettiği gibi kadınlık ve erkeklik sınıfları yok olmadıkça bu zorunluluk zemininde ele alınacaktır.

27.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir hikaye, sınırlarımız birbiri ardına yıkıldığında başlar. Sınırlar bize kendimizi sabit hissettirir. … Sahte olan sınırlardır.”*

Bu yaz günü kadar içimizi ısıtan, kokusu ile bizi acıktıran ve muhtemelen her prova sonu yemek için sıraya gireceğimiz Tavada Ekmeği’nin ilki ile açıyor Onur provayı. Hem provayı açıyor hem de tüm hamaratlığı ile hamurunu. Gittikçe daha iyisini yapacağının da garantisini veriyor. Buna şüphemiz yok çünkü yedi kişilik Bellegueule ailesinin her gün karnının doyurulması lazım. Tabii bizim de. Ekipçe KA’yı bekleye dururken bu sırada ezber alan Onur, ekip arkadaşımız Osman Burak’ın yazdığı mektubu gözyaşları(!) içerisinde okuyor. Monique’in babası tarafından yazılmış bu mektupta yazmış olacağı şeye dair, bu mektubun Monique ve Edouard için ifade ettiği şeye dair bir soru atmıştı zihnimize KA. Soru demişken Jacqueline Rose’un şu sorusunu bırakmak isterim zihninizde: “Bir anne kulaklarında çınlayan buyruklara kafa tuttuğunda, yüreğinin ve etrafındaki her şeyin enkazını izleyerek ilerlediği bu tuhaf, farklı yolda gitme riskini aldığında ne olur? Bu yol nereye çıkar? Hazlar, riskler ve bedel nedir?”*  Edouard’ın bile isteye “Annemin kavgaları ve dönüşümleri” demeyip “Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri” diyerek akrabalık bağının annesinin kadınlık durumunu ve üzerindeki patriarkal tahakkümü gizlemesini tercih etmediği pratiğe biz de sadık kalarak soruyu “Bir kadın kulaklarında …” şeklinde zihnimizde soralım derim.

Oyunumuzun kostümlerini tasarlayacak olan Emine misafirimizdi bugün. Provalara başlarken şimdilik sadece çiçekli eteği ile gördüğümüz Onur’un özellikle Monique’in devriminden sonrası için kostümü bize de sürpriz olacak. Fakat siz oyuna gelmeden şu çiçekli etek meselesini es geçmeyin. “Ve çiçekli kumaş etrafında her şey, sıkı sıkıya aldatmacayla  dokunmuştur.”** diyen, oyunun okuma listesinde olan Rebekka Endler’in kitabına bir bakın.

KA, Onur’un sahnede ev işlerinin hiyerarşisini yapmadan sürekli iş yapmasını ve tripodu (hala kameramız yok ve -mış gibi yapmakta üstümüze yok) artık taşımayı bırakmasını isteyerek başka bir tasarımın peşinde, Onur’u ev içi köleliğine devam ettirirken gözümüz Monique’nin özgürlüğünü, önünde uzanan ihtimallerin sonsuzluğunu ve aynı zamanda mutluluğunu çağrıştıran fotoğrafa (Edouard’ın söylemi ile her şeyin başlamasına sebep olan fotoğrafa) takılıyor. Bu fotoğrafın bize, Monique’in çocukları olmadan, evlenmeden önce özgür ve hayallerinin olduğunu hatırlatan şey olduğunu konuşuyoruz. Annesinin (Monique) değişme isteğini konuşurken babasının; statükoculuğuna, aşma isteğinin olmamasına rağmen annenin; kabuğunu kırma isteğinden, kaderine razı gelmeyip toplum tarafından çerçevelenmiş olmaktan kurtulmaya çalışmasından bahsediyoruz. Bu hayatı yaşamayı reddediyor Monique, aşmak isiyor. “Onun için önce aklını gönderiyor sonra da bedeni peşinden gelecek. Devrimi böyle yapacak belki.” diyor KA.

Edouard da bize annesinin bir aşama kaydettiğinden fakat bir başka yer daha olduğundan ve oraya geçerse annesinin ve tahakküm altındaki sınıfların üzerindeki tüm şiddeti görebileceğimize işaret ediyor.  Bize “Onu yoksul, evinde işçi – köleleşmiş bir kadın gibi anlamayın. Bunu aşmayacak mıyız? Bu sınırı aşacağız ve değiştireceğiz.” diyor.

“Sınıfsal olarak değişim için devrime ihtiyacımız var.” KA

Geldiğimiz yere kadar bir akış alıp, provayı sonlandırıyoruz. Bir gün ara verip iki gün sonra buluşuyoruz.

1 saat 8 dakika, 4 saat 27 dakika

* Jacqueline Rose, Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme, Alfa Yayınları, 2022, s.161, 178, 142

** Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası: Dünya Kadınlara Neden Uymaz?, İletişim Yayınları, 2024, s.192

 

 

29.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir eş istiyorum.

Neden bir eş istiyorum? Ekonomik olarak bağımsız olabilmek, kendimi geçindirebilmek ve gerekirse bana bağımlı olanlara destek olabilmek için okula geri dönmek istiyorum. Çalışıp beni okula gönderecek, okula giderken çocuklarıma bakacak, çocuklarımın düzgün beslenmesini ve temiz tutulmasını sağlayacak, çocukların kıyafetlerini yıkayacak ve tamir edecek, çocuklarımın bakımını iyi yapan, onların okul eğitimlerini ayarlayan, çocuklar hastalandığında onlarla ilgilenen, evimi temiz tutacak, çocuklarımın arkasını toplayacak, benim arkamı toplayacak bir eş istiyorum. Kıyafetlerimi temiz, ütülü, tamir edilmiş, gerektiğinde yenilenmiş tutacak ve kişisel eşyalarımın yerli yerinde tutulmasını sağlayacak bir eş istiyorum. Yemekleri pişiren, iyi yemek yapan, menüleri planlayacak, gerekli alışverişleri yapacak, yemekleri hazırlayacak bir eş istiyorum. Hasta olduğumda bana bakacak, acımı ve okuldan kaybettiğim zamanı anlayışla karşılayacak, dinlenmeye ve ortam değişikliğine ihtiyacım olduğunda bana ve çocuklarıma bakmaya devam edebilecek bir eş istiyorum. Misafirlerimin rahat hissetmeleri için ihtiyaçlarıyla ilgilenen, kül tablası sağlayan, ordövrleri uzatan, yemeklerden ikinci porsiyonu sunan, gerektiğinde şarap kadehlerini dolduran, kahvelerini istedikleri gibi servis eden bir eş istiyorum. Cinsel ihtiyaçlarıma duyarlı, canım istediğinde tutkuyla ve istekle sevişen, beni tatmin eden bir eş istiyorum. Ve elbette, canım istemediğinde cinsel ilgi talep etmeyecek bir eş istiyorum. Daha fazla çocuk istemediğim için doğum kontrolünün tüm sorumluluğunu üstlenecek bir eş istiyorum. Cinsel olarak sadık kalacak bir eş istiyorum. Eğer tesadüfen, mevcut eşimden daha uygun birini bulursam, mevcut eşimi başka biriyle değiştirme özgürlüğüne sahip olmak istiyorum. Doğal olarak yeni  bir hayat bekleyeceğim; eşim çocukları alıp onlara tek başına bakacak, böylece ben özgür kalacağım. Okulu bitirip işe girdiğimde, eşimin çalışmayı bırakıp evde kalmasını istiyorum ki, eşim görevlerini daha eksiksiz ve tam olarak yerine getirebilsin.”*

Bugün sizi bu ikonik deneme ile karşılamak istedim çünkü provada KA tam da sizi karşıladığım bu konuşmanın imasına dikkat çekercesine bize “Kim istemez ki karısını?” dedi ve tam da bu düşünme biçimine dikkat çekti. Kadınları hedefleyen bu yapısal şiddetin evrenselliğini hatta Edouard’ın da ifadesiyle “Bu hikaye bir kadının değil bu kadının temsil ettiği toplumun hikâyesi, Monique’nin hikayesi değil sadece” diyerek de belirttiği o evrenselliği konuştuk ve Onur’un sahnedeki hareketi üzerinden bir imaj, hareket devinimi çalıştık. Ve görünen o ki annelerimizin anılarını yani ev içi köleliklerini bol bol hatırlayacağız provalarda. Belki de kendimizinkileri… Eril tahakkümü ve yapısal şiddeti anlamak adına Edouard’ın da sıkça bahsettiği Pierre Bourdieu okumayı da ihmal etmedik, etmiyoruz. Provamıza dönersek KA, bir evin içindeki koşuşturmanın, işin, köleliğin o evin hapishane olması halinin sıkıntısını Onur’un bedeninde bulmasını, koşturmaca içinde pestilinin çıkmasını ve bizim Onur’a “bir dursana ” diyecek kadar telaşla, çokça hareket etmesini istiyor Onur’dan. Ev işlerini, zevkle** yapmadan, fikren işleri yetiştirmesi gerektiğine çok kaptırmış şekilde yapmasını istiyoruz. “Hobi gibi değil, bir patronu var da kayıt tutuyor ve ona ceza kesecek gibi. Zamanı da yok ve bir sürü işi var. Bedeni bir sürü iş yapmaya alışmış. Atakla, yetişme telaşı ile yapıyor bedeni. Bunla kodlanmış.” diye de belirtiyor KA. Kapitalizmin ritmiyle adeta bir otomat gibi iş yapmaya zorlanıyor kadın. Onur’un sesiyle, bedeniyle bu sahnenin müziğini, dansını bulmasını izliyoruz keyifle. Biz Onur’u keyifle izlerken Monique Bellegueule’ün sızısını görüyoruz elbette.

Dekorumuzda bazı ufak ve sıcak değişiklikler var. Artık bir odun sobamız var. Annelerimizin yani emek yoğun bakım işinin kürek mahkûmunun erkenden uyanıp yaktığı, biz uyanmadan evi ısıtmak zorunda olduğu şu kömür ve odun sobaları… Yemek masasının uzunluğundan ve tekerlekli tripodlarımızdan vazgeçtik. Yemek masası demişken yazarımızın yemek yemeyi çok sevdiğini de konuşmadan atlamıyoruz. Edouard’ın da Monique’in de kaderlerini reddettiklerinden, doğuştan onlara biçilen hayatı reddettiklerinden bahsediyoruz. Bunu konuşmuşken “Amor fati” kavramına da değiniyoruz elbette.

Amor fati: “toplumsal kader sevgisi” “nesnel bir hâkimiyet yapısına bağlı olasılıklara bilinçsiz bir şekilde uyum sağlamak”la oluşur.***

Hâkimiyet yapıları: “tüm tekil aktörlerin (erkeklerin[…]) ve kurumların, ailelerin, Kilise’nin, Okuľun, devletin katkıda bulunduğu kesintisiz (dolayısıyla tarihsel) bir yeniden üretim çalışmasının meyvesidir” ***

“İşçi sınıfı olarak belirlenen hayatı kimse kabul etmesin.” KA

52 dakika süren 11.5 sayfalık akışımız ile provayı ve ilk haftayı bitiriyoruz. İlk hafta için her şey makul görünüyor. Birinci haftayı böylece sildik süpürdük.

Ve unutmadan bir gün önce zihninizde cevapsız bıraktığım süreler için bir açıklama: TÜİK (2008) tarafından 2006 yılında Türkiye genelinde yapılan zaman kullanımı araştırmasında kadınların ücretli çalışma için ortalama 1 saat 8 dakika, erkeklerin ücretli çalışma için ortalama 4 saat 27 dakika zaman harcadıkları ortaya çıkartılmıştır.

“Aman Tanrım, kim istemez ki karısını?”*

*Feminist aktivist Judy Brady Syfers’in, kadınların her gün karşılıksız ve görünmeden yaptığı tüm işleri listeleyen “Bir eş istiyorum  (I want a Wife)” adlı ikonik denemesinin bazı parçalarını kullanarak fütursuzca yaptığım bir derlemesidir. Eşcinsel evliliklerinin yaygın bir tartışma konusu haline gelmeden önce, karısı olan tek bir kişinin ayrıcalıklı bir erkek kocanın olduğunu da ve bu ikonik denemenin de hala çokça okunup tartışıldığını hatırımızda tutmakta fayda var.

** Bu işleri yapmaktan zevk aldığınızı söyleyebilirsiniz, ne mutlu size.

***Anne Jourdain – Sidonie Naulin, Pierre Bourdieu’nün Kuramı ve Sosyolojik Kullanımları, İletişim Yayınları, 2016, s. 64

1.09.2025 – Prova Günlüğü

“Kadınlar anne olmayı reddederek dünyayı sona erdirme gücüne sahiptir”

İki günlük aradan sonra yeniden Onur’un yok mekanında buluştuk. Tüm ekip burada sadece Onur yok çünkü dekorumuza eklenmiş yeni parçalar için Onur’dan gizli sözleştik ve provadan bir saat önce Eddy Bellegueule’ün evini kurmak için hummalı bir çalışma içine girdik. Onur’un her gün silip süpüreceği zemini, ordan oraya taşıyacağı kamerayı, yıkayıp kurutacağı ve ipe asıp sonra da ütüleyeceği boy boy donları itinayla yerleştiriyoruz. İlk bakışta hemen tanıyabileceğiniz bu yoksul evi neredeyse hazır ettik. Bir tek ev hanımı aparatımız eksik derken Onur’un da gelmesiyle provaya başlıyoruz. Onur’un sesinden Edouard’ı duyarken, ilk kez kamera aracılığı ile bedeninden Monique’in ücretsiz emeğini izliyoruz ve heyecanlanıyoruz.      (-Mış gibi yapmak ev işlerinden emekli oldu) KA hemen araya giriyor, “Kameraya konuşurken, Edouard’ın yazarkenki bilinç seviyesi ile konuşmak, ne konuştuğunu bilmek” diye açar veriyor Onur’a. Kamera’da yaşadığımız minik gecikmeler dolayısıyla “Ekonomiyi elinde tutanlar, Avrupa’nın gelişmiş tiyatrolarına özense iyi olur” demeden de geçmiyoruz.

Onur Louis Annesi Monique için “Yaşamı olaydan yoksun olduğundan bir olay onun başına ancak babam vasıtasıyla gelebiliyordu.”* dediği zaman, hemen durup Alain Badiou’nun olay kavramının buraya nasıl sirayet etmiş olabileceğini konuşuyoruz. “Olay: herhangi bir durumun normal düzeninden radikal bir kopuştur; durumun kendini yeniden üreten düzenini, yani tekrarı, kesintiye uğratır. … Yeni ihtimalleri mümkün kılan bir kırılma anıdır. Yani olay yeni bir düzen kurmaz, durumun içinde ortaya çıkar ve verili düzenin normal işleyişinde bir kesinti yaratır. … Olay’ın imlediği kopuş, yeni bir düzlemin açılma imkanıdır. … Bu anlamda bir başlangıç noktasıdır.”**

Monique’in olaysız olmaktan olaylı olmaya, varlık olarak kabul edilmemekten siyasi olarak varlık sayılmaya dönüştüğünü, hatta kocasından ayrılıp yeni bir hayata başlamasını da ‘olay’ diye belirtiyoruz. Evet, Monique’in -içinde sıkıştığı yerin- patlaması, kocasından ayrılması her anlamda olaydır. Monique’in henüz ideası olmadığı için ev içindeki durumuna, patriyarkaya bir çözümü yok. Olayın arkasında bir idea yoksa etkisi olmaz ama izi kalır. İdea varsa toplumu değiştirme gücüne sahiptir. Monique’in dönüşümünün hâlâ sınıf şiddeti tarafından kısıtlanmış durumda olduğunu unutmuyoruz ve bu dönüşümün devam etmesini, ‘olaysız’ bir gününün olmamasını temenni ediyoruz.

Dinden oldu olası iğrenmiş, tıpkı okul ile devlet’i bir gördüğü gibi din ile iktidar’ı da bir gören adamın(Edouard’ın babası) sinirlenip eşine(Monique)“Sen kafayı mı yedin! Kendi çocuklarımızı mı öldüreceğiz! Kürtaj cinayettir” diye çıkışmasını tuhaf bulan Edouard’ın bu noktaya dikkat çekmesi üzerine biz de Didier Eribon’nun “Reims’e Dönüş”teki üçüncü bölümünü hatırlıyoruz hemen. Onun da çocukluğunda komünist olan bütün ailesinin nasıl olup da oyunu aşırı sağa ya da sağa vermesinin mümkün göründüğünü ele almasından bahsediyoruz.

Kendi başlı başına olay olan Monique Witting’in sesini de kulaklarınıza bırakmadan geçemeyeceğim. “Cinsiyet kategorisi heteroseksüel toplumun ürünüdür, bu toplum kadınlara kati bir zorunlulukla “türü” üretmeyi yani heteroseksüel toplumun üremesini dayatır. Kadınlardan beklenen bu “tür”ü üretme zorunluluğu heteroseksüelliğin ekonomik olarak dayandığı sömürü sistemidir. Üreme özünde kadınların üretimine dayanır; bu, erkeklerin, kadınların bütün işlerini temellük etmelerine imkan sağlar. Burada işi temellük etmenin “doğal olarak” üremeyle, çocuk yetiştirmeyle, günlük ev işleriyle bağlantılı olduğunu eklemek gerekir. Erkeklerin kadınların işlerini temellük etmesi, aynen egemen sınıfın işçi sınıfının işlerini temellük etmesi gibi işler. Bu üretimlerden birinin (üreme) “doğal”, diğerinin toplumsal olduğunu söyleyemeyiz. Bu argüman ezilmenin kuramsal ve ideolojik gerekçelendirilmesidir.”***

O da ne, ne oluyor orada? Anne Monique’i bir neşe sardı. Onur’un bedeninde bir dakikalığına da olsa hayatına giren bir olayın Monique’i nasıl neşelendirdiğine nasıl varlık kazandırdığına şahit olurken provamızın sonuna geldik.

“Neşe bir şeyi yapma cürretidir. Var olma şevkidir.” KA

Olaysız ve neşesiz gününüz olmasın kaçaklar!

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.29,

** Duygu Türk, Öteki, Düşman, Olay: Levinas, Schmitt ve Badiou’da Etik ve Siyaset, Metis Yayınları

***Monique Witting, Straight Düşünce, Sel Yayınları, s.39

02.09.2025 – Prova Günlüğü

“Lütfen konuşurken burnunu karıştırma, düzgün konuşmaya çalış, beni utandırma insanlara, herkesin annesi düzgün konuşuyor”*

Merhaba kaçaklar, annenizden utandınız mı hiç? Cevaplarınız “Evet, utandım”, “Utandığım için utandığımdan utandığımı söylemeye utandım” ya da sessizliktir. Sessizlik mi! Siz bilirsiniz, bize söylemenize gerek yok tabii. “Bilginin -acının bilgisinin- dönüştürücü, eyleme geçirici olması için ne yapmak gerekiyor?” diye soran Edouard Louis’in cevaplarını duyalım biz.  Ne de olsa “Birinin bedenini alırsınız, örneğin annenizin, babanızın bedenini veya kendi bedeninizi, sonra açarsınız ve içinde bütün toplum vardır.” diyen de o. Provamızın altıncı gününe azaltılmış yeni metnimizle devam ediyoruz. Onur’un sesinden Louis’nin otopsi raporunu dinliyoruz ve bize çocukken annesiyle birlikte evlerinden, yoksulluklarından utandıklarını ama sonra sınıf-ötesi birey olduğu zamanlarda annesinden de utandığını söylüyor. Biz de Edouard’ın utancının nasıl olduğunu, nasıl doğduğunu ve Onur’un bedeninde bunu bulması lazım derken burada bir durup otopsi raporundaki acının bilgisini anlamak için Chantal Jaquet’in ‘Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik’ kitabına kulak kesiliyoruz. Jaquet bize  “Utanç sınıf-ötesi bireylerin serüvenindeki en değişmez duygusal belirleyicilerden biridir. … Utandığı için de utanır ve acısına kendine yönelmiş bir hiddet eklenir. Utanç uzaklığa tanıklık ediyorsa utancın utancı yakınlığı açığa çıkarır. Utanç kapalı devrede kendini yeniden-üretir ve çoğalır. … Toplumsal utancın imgeler dağarcığı esas olarak sınıf farkının ve tahakküm altındakilerin tabi olma halinin, bu sınıflara mensup olanlara atfedilebilir alçaklık ve düşüklük olarak yorumlanmasına dayanır. ”** diyor. Edouard’ın bilgiyi çıkardığı anlardaki duyguyu anlamamız lazım diye de ekliyor KA.

Edouard annesinin hayatında babasının olmadığı tasarımda, annesinin de kendi gibi sınıf-ötesi birey olmaya başlamasına şahitlik ederken Onur da Monique’in kocasından ayrılıp özgürleşmesine seyirci kılıyor bizi. Bu kopuştan sonra neşenin Monique’in hayatına nasıl geri geldiğini eski kocasının eşyalarını bir çöp poşetine doldurup iştahla fırlatışını, kocasıyla yaşarken maruz kaldığı yaşamın belirleyici unsurlarından biri olduğu için tiksindiği işin birden özgürlüğünün araçlarından birine nasıl dönüştüğünü izliyoruz. Edouard’ın bu otopsiyi sosyolojiden doğru anladığı her şey ile incelediğini kendimize hatırlatıyor, annesinden uzaklaşma ile başlayan yakınlaşması sonucunda geçmişin közleri içinde sevgi kırıntılarını görmesini takip ediyoruz.

O da kim??????????????? Gündüz güzeli!!!!!!!!!!!!!!!!! (İzlemeyenler için film tavsiyesidir) Kendisinin Paris’in kraliçesi Monique ile sigara içmişliği bile var ama bunu biz anlatmayalım oyuna gelin de Onur Bellegueule’den dinleyin.

Onur’un görünmeyen ücretsiz emeği yetmezmiş gibi bir de çocukları için atkı örmesini istiyor Patron.  Umuyoruz ki yakın zamanda örgü örmeyi öğrenir. Monique’in kopuşundan/kaçışından  sonra söylemeyi sevdiği gibi -hatta düzgün konuşmaya dikkat ettiği gibi belki de- biz de “muhakkak” öğrenir diyelim. Zaten Onur’a güvenimiz tam henüz altıncı prova günü olmasına rağmen oyunda selam çalışacak evreye geldik ne de olsa.

Milli piyango oynar mısınız? İnsanın bu kadar bile hayali yoksa işiniz zor! Biraz geriye gidip hikayemizde kahkahalar eşliğinde Onur’u izliyoruz. Onur’un bedeninde küçük beyimiz Eddy Bellegueule’ün zengin olma hayali ile annesine nasıl yalancı şahitlik yaptığını her şeyden öte queer bir evladın anneyle kurduğu bir düşün sevincini (gizli bir sevinç), babadan gizli kurulan bir ortaklığın sevincini izliyoruz. Bu kahkaha dolu anların tadının ve ekip arkadaşımız Doğa’nın yaptığı tatlının tadının damağımızıda kalması ile şimdiye kadarki en uzun provamızı sonlandırıyoruz.

 “Becerdim mi, sizi fazla utandırmadım ya küçük bey?”*

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.51

** Chantal Jaquet, Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik, Sel Yayınları, s.123, 124, 125, 127

 

 

04.09.2025 – Prova Günlüğü

“Gelecek havada

Her yerde hissedebiliyorum

Esmekte, değişim rüzgarlarıyla birlikte”*

 

Bir gün aradan sonra Google, Playstation, Youtube ve Spotify’a küresel erişimin kesildiği bu günde tekrar buluştuk değişim isteği! Bizim Youtube’a da, Spotify’a da ihtiyacımız yok. Neden mi? Ve sürpriz!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Onur bize altı gündür mini konserler veriyor bıkmadan usanmadan. Şimdiye kadar söylemedim size ama merak etmeyin oyuna geldiğinizde sizi de bu konser ile karşılayacak elbette. Hep birlikte gözlerimizi kapatıp Onur’un seslendirdiği Scorpions şarkılarında ‘şimdi’ den kopup Monique ile birlikte mekanı ve zamanı terk edeceğiz. Onur mikrofona efekt istedi, kendisini şarkıcı gibi hissetmeliymiş biraz. Hissettiremedik ama provaya Monique’in gençliğimin şarkısı dediği ıslıklı şarkı ile başladık bile.

“Take me to the magic of the moment

On a glory night

Where the children of tomorrow dream away

In the wind of change”*

 

Ara verdiği işe dönme zamanı ev hanımı aparatımızın, artık provalarda klasiğimiz haline gelen hamurunu açarak başlıyor bugünkü işlere. Çocuklar ve Patron karnının doyurulmasını bekler ne de olsa.

 

-“İlk anda yapacaktık, ilk anda yakacaktık!” (Patronu)

-“Yakalım mı? Yakalım!”

 

Yo yo hala “Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri” oyununun provasındayız, “Hizmetçiler” değil.

 

Monique’in tatile çıkmak istediğini duyuyoruz Onur Louis’den. Tatile gidecek paraları olmayan aileler için devletin sağladığı bazı programlar olduğunu duyan Monique o güne kadar bedeninde ve yüzünde görülmemiş bir enerji ile balya balya belgelerle gider gelir, uğraşır durur. Çocuklarının da, değişme isteği taşımayan kocasının da zalim tebessümlerine rağmen… Biz de bu enerjiyi anlamaya çalışıyoruz, gelecekteki bir şeyi elde etmek için şimdiden duyduğumuz sevinci, ihtirası. Nasıl bir sevinç bu Monique’in sevinci? O evrakları bir ziynet eşyası, pırlantası gibi saklamasına şahit oluyoruz hep birlikte.

 

Bu ataerkil kapitalist sistemde, kadının varoluşunun yanı sıra emeğini de büyük ölçüde belirleyen eşitsiz güç ilişkilerinin kurulduğu ve sürdürüldüğü, kadın üzerinde kurulan eril tahakkümün gerçeklik kazandığı bir yapı sergileyen sistem de Monique kazanacak mı, o tatile gidebilecek mi? O tatile gitmeye çalışması neyin işareti?

 

Özge Sanem Özateş’e ait  ‘Malumun ilanı’ nından başka bir Monique’in sesi geliyor; “Ben hayatımda bir tatil görmemişim, bi hayatımda süslenip bi yere gitmemişim hiç bi şeyim yoktur. … İnsan her  şeyinden vazgeçiyo … ” **

 

“Kadınlar cinsiyetçi iş bölümü ile kendilerine dayatılan ev içi işleri her gün aynı rutinlikte ve soyutlanmış olarak gerçekleştirirken pek çok alanda kendini gerçekleştirme ve geliştirme olanaklarından yoksun kalmaktadırlar.”**

 

İşte şimdi kuralım Onur’un bedeninde gelecekteki bir tatili elde etmek için şimdiden duyduğumuz sevinci, ihtirası… Geldiğimiz yere kadar yarım bir akış ile provayı sonlandırıyoruz.

 

Sonunda mutlu olacak mı Monique?

 

 “Götür beni o anın büyüsüne

Şanlı bir gecede

Yarının çocuklarının

Değişim rüzgarlarında

Hayal kurduğu yere.”*

 

* Scorpions grubunun “Wind Of Change (Değişim Rüzgarı)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

**Özge Sanem Özateş, Malumun İlanı – Kadın Emeğinin Saklı Yüzü: Ev İçi Bakım Emeği, Nota Bene Yayınları, s.165

 

05.09.2025 – Prova Günlüğü

“Derinlerindeki o sesi duy

Kalbinin sesidir o

Gözlerini kapa, bulacaksın

Çıkış yolunu karanlıktan

Burdayım işte

Bana bir melek gönderir misin?

Burdayım işte

Şafak yıldızının topraklarında”*

 

İkinci prova haftasının son gününde buluştuk. Aramızda misafirimiz ve Moda Sahnesinin ilk asistanlarından şimdilerde ise yönetmen olan Berfin de var. Bugün iki akış alacağız, ilk akışı Angelique’e kadar olacak şekilde ve sonra başa dönüp, kesmeden tam bir akış şeklinde yapacağız.

Angelique kim mi! Size hiç bahsetmedim mi ondan? Angelique gönderilen bir Melek. Devrim bünyeye mikrop gibi giren şey ise Angelique de Monique’in özgürleşme hikayesinde öyle.  Edouard Louis’nin lisedeyken başına gelen annesinin başına gelmekteydi, Louis’nin o dönem  hayatına giren ‘Değişmek’ kitabında bahsettiği Elena ve diğer kadınlar nasıl etkilediyse Louis’i, Angelique de öyle etkiliyordu Monique’i. Eduard’ın sıçramasına, sınıf-ötesi birey olmasına etki eden; liseye gitmesi ve tanıştığı o insanlar sebep olurken, şimdi annenin sıçramasına da Angelique sebep oluyordu. Monique, Angelique’in onu başka bir yaşama, başka bir dünyaya ait alışkanlıklara, daha özgür ve daha yumuşak yaşam biçimlerine götüreceğini hemen hissetti. Birden daha mutlu olmuş,  Angelique’in yaşamını benimsemişti. Monique onun etkisi ile kuaförden randevu alıyor, yeni deyimler ve kendini seçkin hissettirecek yeni yiyecekler öğreniyor, onunla süper markete gidip iç çamaşırı alıyordu. Monique’in hikayesi Louis’nin gözünden ‘bir kadının hikayesinden kendi yaşamının ve kocası ile birlikteki yaşamının onu mecbur bıraktığı varolmayışa  karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikayesine’ dönüşüyordu. Angelique anneyi “kadın” yapıyordu. Burada size Louis’nin annesi için söylediği şu cümleyi de hatırlatmak isterim:

“Kadın kimliği bazıları için, haliyle, boğucu bir kimliktir. Onun içinse kadına dönüşmek bir fetihti.”**

Bedeni tümüyle değişiyor, mutsuzluk ondan kayboluyordu. Angelique sayesinde kocasına karşı kendini daha güçlü hissediyor ve kocasına hayır dedirten etkiyi yaratıyordu, başka bir hayat var mı dedirtiyordu Monique’e. İşte tanıştınız Angelique ile, buraya kadar aldığımız akışımızı kesip başa döneceğiz ama bir araya ihtiyacımız var derken salona “Abimmmmm, Abimmmmmmmm” diye bağıra bağıra Hakan K. giriyor. Özlemiştik doğrusu onun yüksek enerjisini. Kuko’yu merak eden varsa diye belirteyim; ilk günden beri bizimle ve hepimizden daha iyi bir performansla, sabırla provaya eşlik ediyor, çıkışta gideceği parkın hayalini kuruyor. Arada karanlıkta onu görmeyip üstüne bassak da az önce canını yakmamışız gibi tüm güzelliği ile içimizi sevgi doldurup, bize güvenmeye devam ediyor. Şimdiye kadarki ilk tam akışımızı alıyoruz ve 94 dakika sürdüğünü görüp oyunun  yaklaşık 80 dakika civarında olacağını hesaplıyoruz. Bu akışta ilk kez Onur’u Angelique etkisi kırmızı ruju sürmüş şekilde görüyoruz, doğrusu pek yakıştı. Provayı 1 hafta ara verecek olmanın hüznü ile kapatıyoruz.

İkinci prova haftamızı da yıkadık kuruttuk.

“Bizi olduğumuz yerden dışarı çıkaracak etkiye ihtiyaç var!” KA

“Hear this voice from deep inside
It’s the call of your heart
Close your eyes and you will find
Passage out of the dark

Here I am
Will you send me an angel?
Here I am
In the land of the morning star”*

 

* Scorpions grubunun “Send Me an Angel (Bana bir melek gönder)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.75

15.09.2025 – Prova Günlüğü

“Bütün biçimleriyle ‘iş’e karşı mücadele, bir özgür zaman mücadelesidir.”

Bir hafta ara verdiğimiz provamıza devam etmek için Stüdyo Sahne’mizde buluştuk. Özlemişiz prova yapmayı. Günü, Onur’un size vereceği Scorpions konseptli mini konser için  Damla’yla şan çalışmaya başlaması ile açıyoruz. Çeşitli egzersizlerle sesimizi ısıtıyoruz ve Onur’un ses aralığının ne kadar geniş olduğunu keşfediyoruz. Nedir o? Kırçıl mı? Öğrendik ki Onur bir kırçıl ustasıymış, istediği yere kırçıl katabiliyormuş. Kırçıllı kırçıllı şarkılar dinleyeceğimiz için heyecanlanıyoruz.

Şan çalışmasından sonra KA’nın gelmesi ile ilk dört sayfayı ayrıntılı şekilde çalışmaya başlıyoruz. Provanın geçtiğimiz sekiz gününe rağmen KA, provanın bugün başladığını ve hangi eylemi  yaptığımıza, kamerayı alıp nereye koyduğumuza bugün ve bugünden sonra karar vereceğimizi söylüyor. Oynama üslubunu konuşacağımızı, artık tüm iç aksiyonu, manaları bilerek gideceğimizi, aksiyonu sabitleyip kararsızlıkları ortadan kaldıracağımızı da ekliyor. Mekan ile ilgili yeni tasarımını da paylaşıyor bizimle ama size söyleyemem, bu her anlamda sürpriz olacak elbette. Edouard varlığının yok mekanında anılarını hatırlarken, eşyaların bu anıları Onur’a nasıl hatırlattığını izleyeceğiz biz de. Bu ev, bu mekan bir ‘an’da donmuş, tüm o anıların yaşanmış olduğu bir ‘an’da. Bu yaşanmışlığın içinde Edouard’ın bizi ve kendisini dolaştırmasını -hatta sevdiği şekilde yüzleştirmesini- izliyoruz Onur’un bedeninden. Dokunduğu her şey bir başka anıyı çağırıyor bize. Başka türlüsünün de mümkün olabileceğini göstermek için bir bir hafızanın örtülerini açıyor. Cilveli bir fotoğraf ve ölü bir ev… İşte başlıyor Édouard Louis’in otopsi raporu.

İlk bölümün Cohen şarkısı ve bir tür şiir gibi olduğundan bahsederken Louis’nin Moda sahnesinde yaptığı söyleşisinden bu oyundaki hikayenin üslubunu belirlemesi için şiir okuyup; Leonard Cohen ve Lana Del Rey dinlediğini hatırlıyoruz. Bu yazının yumuşak olmasını istediğini de eklemişti ayrıca.

İlk iki haftanın aksine ya da ilaveten de diyebiliriz KA, Onur’dan konuşmanın temposunu düşmesini istiyor. Zaten Monique’in  evin içinde yetiştirmesi gereken işler olduğunu ve tek bir insana yüklenen bu işlerin yarattığı zaman yoksulluğunun zaten kendiliğinden bir telaş ve hız yaratacağını söyleyerek artık ekstra bir koşturma yapmayacağımızı da ekliyor. Monique’in bedeniyle yapacağı işler, jestler için Onur’a “Anneye bakmış olman, anneyi çok seyretmiş olman lazım. Anne nasıl sigara içiyor, hamur açıyor (burda araya girmek isterim, istisnasız her gün bize hamur açıp pişiren Onur’un Tava’da Ekmeğine Damla da hayran kalıyor), ütü yapıyor, bulaşık yıkıyor? Bu işleri yaparken jestleri var anne Monique’in, onları bulmak lazım. Çamaşır katlamada bir hızı, el mahareti var.” diyor KA. “Oyunda Edouard annesini dünyaya getiriyor ve  bu bağlamda annenin fark ettirilmesi lazım, Edouard’ın değil” diye ekliyor. Onur Bellegueule derin bir ‘off’ çekerek belki bir enerji boşaltması belki bir sıkılma, bıkkınlık ile başlıyor bu işleri yapmaya. Zaten kim severek yapar ki? Ve bu sevmemenin yapısından, anne Monique’in evin içindeki ücretsiz yeniden üretim emeğinin nasıl ‘iş’leştiğinden, zorunlulaştığından, rutinleştiğinden ve kendisini yıprattığından bahsediyoruz. Bu da bizi yeni kapitalist biçimlerin insanı ücretli köle olarak tabi ettiği bizim de hayatta kalmak için tabi olduğumuz ‘İş’ ile bu türlü bir ‘İş’e tabi olmadan emeğimizden özgürleştiğimiz koşullar ve yapıda bu ‘İş’leri yapmak arasındaki farkı konuşmaya sevk ediyor. Ve hemen burada  Helen Hester ile Nick Srnicek’in sesini hatırlayalım. “Ücretli emeğin kendisi, ortadan kaldırılması gereken bir tahakküm, baskı ve sömürü biçimidir. Özgürleştirici bir proje olmaktan çok uzak olması bir yana ücretli emek piyasasına girişi sağlamak adına ücretsiz yeniden üretim işini azaltma çabaları, aslında sadece bir tutsaklık halinin yerine diğerini geçirmek anlamına gelir. Üstelik bu çabalar neredeyse her zaman, ücretsiz işleri düşük ücretli işgücüne devretmeyi gerektirir; bu da yeniden üretim emeğinin topluca azaltılması değil yeni bir iş bölümü yapılması demektir”*

Hemen ardından annenin köleliğini de özgürleşmesini de kavramış bir evladın devrim önerisini duyuyoruz.

“Bu fotoğrafı görmek bu yok edilmiş yirmi yılın doğal bir şey olmadığını, ondan bağımsız dış güçlerin –toplum, erillik, babam– eylemlerinin bir neticesi olduğunu hatırlamamı sağladı, demek ki her şey başka türlü olabilirdi” **

Her şeyin  başka türlü olabileceğini aklımızdan çıkarmamak dileği ile kaçışa ve kopuşa devam…

* Helen Hester – Nick Srnicek, İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, Otonom Yayınları, s.41, 40

**Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.10

16.09.2025 – Prova Günlüğü

“Şiddetten uzaklaşınca şiddeti görmeyi öğrenmiştim ve onu artık her yerde görüyordum.”*

Provayı dün geldiğimiz yere kadar Onur ile ezber alarak açıyoruz. Bugün kırçıllı şarkılar yok, prova sonrasına bırakıyoruz Damla ile şan çalışmayı ve kırçıllı şarkıları. 1 saat ezber aldıktan sonra KA’nın gelişi ile provaya başlayacağız diyoruz ki laf lafı açıyor bir türlü başlayamıyoruz. Yazar Jon Fosse’den ve Edouard Louis’nin Türkiye edebiyatı yazarlarını öğrenmiş olup okuma listesine aldığından hatta bizden daha iyi bileceğinden bahsediyoruz. Merhamet kavramını sorguluyoruz, merhamet kavramı neden “iyi” bir kavram olarak görülüyor ve neden bunu tartışamıyoruz? Merhamet’in iyi ya da kötü olduğunu nerden biliyoruz? Nerden geliyor bu ‘merhamet’, kaynağı ne? Yazarımızın da çokça bahsettiği Pierre Bourdieu ‘merhamet, acıma, şefkat’ gibi kavramları doğrudan merkeze alarak bir kavram inşası yapmaz fakat onun teorik çerçevesi içinde merhamet: toplumsal konumdan bağımsız olmayan, çoğunlukla bir iktidar asimetrisinin ifadesi olan, yardımseverlik kisvesiyle eşitsizlikleri yeniden üretebilen bir duygusal-sosyal pratik olarak düşünülebilir. Hatta ‘simgesel şiddet’ kavramıyla, baskının çoğu zaman zorla değil, gönüllülükle, kabulle işlediğini gösterir. Merhamet de bu çerçevede, baskıyı gizleyen, yumuşatan bir duygu olarak işlev görebilir. Devletin ya da elitlerin ‘yoksullara merhamet’ dili yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak düzenin devamını sağlar. Üst sınıflar, alt sınıflara yardım ederken ‘onları yüceltme’ söylemi kurabilir; bu da aslında kendi üstünlüklerini pekiştirir. Tıpkı ‘Hizmetçiler’ oyununda Hanımefendi’den duyduğumuz ve hizmetçi Claire’e söylenen “Mutfağa aşina değilim tabii sizin kadar. Orası sizin eviniz. Sizin topraklarınız. Hükümdarı sizsiniz.” söylemi gibi. Tıpkı erkeklik sınıfından Keyfi Yerinde’lerin kadınlık sınıfının kölelerine yaptığı gibi… Daha güçlü konumda olan, üstten bakışı ile ‘merhamet eden’ konumunda olurken eşitlikçi bir duygu değildir merhamet, toplumsal hiyerarşiyi yeniden üretmektir. Dolayısıyla, merhamet bile sınıfsal kodlarla işleyen bir pratiktir.

Artık provaya geçip hakkını veriyoruz. Ne oluyor da Edouard ve anne Monique kurtulmak isterken sınıf şiddeti ile yapılandırılmış bu ortamdan diğerleri kurtulmak istemiyor? Babadaki(Louis’in babası) değişmeme isteğini görüyoruz yeniden, baba gibi cis erkeklerin çoğu hayatından memnun. Statükocular ve onun, onların habitatı; suni şekilde inşa edilmiş bu dünya. Baba bu koşullarda yaşayabiliyor, anne yaşamayı reddediyor. Ve bazı cis erkekler, Kızılbaş Şefik gibi erkekler de rahatsız oluyor diyoruz. Babanın jestlerini de konuşuyoruz, bu jestler aynı zamanda egemenin jestleri derken Onur Bellegueule’den Monique’in boyun eğmeyişini, ilk evliliğinden de evinden de gidişini duyup heyecanlanıyoruz. Yazarımız bu oyunla adeta bize şu soruyu da soruyor: “ Annem bu yapısal şiddetin içinde nasıl daha iyi bir insan (maruz kaldığı şiddeti kesintiye uğratan/iletmeyen beden olarak iyi bir insan) olmaya gidebilir? Özgürleşmek için nasıl daha iyisini yapabilir?” Suni, doğal olmayan ve egemen tarafından keyfi yaratılıp bir zorunluluk gibi bize dayatılan tahakküm biçimlerine de sınıflara da inanmayın, bunlar inanılacak şeyler değil, böyle olmayabilirdi, zorunda değiliz diyor yazarımız. Neden bazıları karides yiyip, şampanya içebilirken; işgal ve soykırım altındaki bir mekanda bazıları içilebilecek su dahi bulamaz günlerce?

KA, “Kırmak gibi değil, eylem gerçekleşmiş zaten. Kırılmış bir şeyin, sonucun üstünü açmak gibi.”diye Onur’a açar verirken bu bağlamda aklına gelen yönetmeni Theo Angelopoulos’un olduğu ‘Sonsuzluk ve bir gün’ filmini mutlaka izleyin, oradaki gibi diyor bize de.

Buz kesiyoruz, Onur Bellegueule bize şiddetin birkaç biçimini gösterirken sahnede. Yer yer Edouard maruz kalıyor annesinden gelen şiddete, yer yer annesi maruz kalıyor Edouard’dan gelen şiddete. Yazarımız, edebiyatıyla egemenler tarafından ezilenlerin maruz kaldığı şiddeti ve bu maruz kalıştan ötürü ezilenlerin birbirlerine ilettikleri şiddeti temsil ederek ona tahammül edilemez kılmak, gözümüzün içine sokup ona alışmayı imkansızlaştırmak istiyor biliyoruz ki.“Şiddet, bireyleri süreklilik göstererek ele geçirdiğinde, onları bu şiddeti üretmeye zorlar, onları iletken bir kabloya dönüştürür… Sanki şiddet bir mülkiyet değil de bir akışmış gibi… Halk sınıflarından erkekler ya da kadınlar ne özünde şiddete meyilli canlılardır ne de gökten inmiş birer melek; bu çevrelerde hüküm süren şiddet, yayılan, sürdürülen, sınıf şiddetinden ileri gelen bir şiddettir”** diye de ekliyor Louis.

Onur’da bedenleşen Monique’in merdanesiyle tavır alışını, koca gömleğini ütülerken kocayla adeta hesaplaşmasını, bir pantolonu kocası gibi konuşturuşunu keyifle izliyoruz da buz kesişlerden sonra içimiz ısınıyor. Provayı bitirip Onur’u şan çalışmasına gönderiyoruz. Biz de bir gün ara vereceğiz tabii. Zaten oyunun beşte ikisi bitti bile.

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.58

** Édouard Louis – Ken Loach, Sanat ve Siyaset Konuşmaları, Tellekt Yayınları, 2024, s.20, 21

 

18.09.2025 – Prova Günlüğü

“Şiddete son vermek istiyorsanız şiddete sebebiyet veren gerçek nedeni bulmak zorundasınız.”*

Bir günlük aramızdan sonra LGBTQIA+ ’ların ve cis kadınların hayatını zindana çeviren bir korku siyasetinin içinde sansürler, yasaklar ve ev baskınları ile tehdit altında olduğumuz bugün de provamızı yapmak için buluştuk. “Fakat olan biten her şeyin mesuliyeti annelere aittir; homofobinin de devlet şiddetinin de.”(!) Biz mi? Biz mi ne yapıyoruz? Biz bekliyoruz, beklemeye devam ediyoruz, hala bekliyoruz… 1 saat geçtikten sonra Onur’un ve KA’nın gelmeyişi nedense bizi hiç şüpheye düşürmüyor ve biz bekliyoruz, beklemeye devam ediyoruz derken sonunda Onur geliyor ve prova saatini 13.00 değil de 14.00 diye bildiğini anlıyor ve hatta 3 gündür bununla mutlu olduğunu söylüyor. Cevabımıza ve 1 saattir şüphelenmeyip onu aramayışımıza hayret ediyor, biz de ona sarılıp, gülümsüyoruz. (Bir gün önce ‘Dıkşın: Büyük Şans’ oyununda oynadığını da unutmayalım tabii)

Kimi için otopsi raporu çıkarmak, kimi için hafızanın örtüsünü açmak, kimi için arkeolojik kazı yapmak, kimi için de hepsi birden olan metnimizi çalışmaya Louis’in “Yaşamını belirleyen şey kadınlık durumuysa, ben bu yaşamı anlayabilir miyim? Beni çevreleyen dünya tarafından bir erkek olarak inşa edilmiş, algılanmış ve tanımlanmışsam?”** diye sorduğu soruyu tartışarak ve soruyu bir de kendimize yönelterek başlıyoruz. Louis’in cevabı kendi hasarlı gerçekliği içinden varlığının yok mekanında anlamaya çalışmak. Ve bir röportajında*** “bazen başkaları adına da konuşmak gerekir” dediğini de unutmayalım. Yine aynı röportajında Louis; naif, yüzeysel ve burjuva önerisi diye tabir ettiği “Herkes kendi hikayesini kendi anlatsın, başkaları adına konuşmayalım” söylemi ile engellenmeyelim ve yine Louis’in ifadesi ile ‘o başkalarının’ sesini gasp etmeden, temsil sorunu yaratmadan konuşalım ve tartışmaya açık bırakıp provamıza devam edelim.

“Adaletsizlik her yerde adaletsizliktir” KA

Fiziksel, ekonomik, sembolik şiddetin yanında toplumsal cinsiyet ve devlet şiddetine de  maruz kalmış bir çocuğun Eddy Bellegueule’ün, annesine bu şiddeti ileterek yeniden nasıl ürettiğini Édouard Louis’in bu şiddeti görünür kılması sayesinde ile konuşuyoruz. Monique’in belki gözlerini kapatıp söylediği; zamandan, mekandan koparak ona dayatılmış habitusu bir süreleğine aştığı, özgürleştiği bir anda belki de ev işi yaparken mırıldanarak gündelik otomatizmini kırdığı o anlarda söylediği ıslıklı şarkıyı duyuyoruz dememize kalmadan küçük Eddy, anne Monique’in yüzündeki memnuniyeti görüp bağırarak bu minik özgürleşme anını da  şarkıyı da kapattırıyor bize.  Judith Butler’a göre kimlikler tekrar eden pratiklerle kurulur. Ve der ki; ev hanımları sürekli “itaatkar eş, şefkatli anne” performansına zorlanır. Şarkılar ise başka bir performatif alan açar. Kadın, sözleri yüksek sesle söylediğinde aslında kendini yeniden kurar. “Ben özgürüm”, “Ben aşığım”, “Ben güçlü bir kadınım” gibi sözler benliklerin performansını mümkün kılar. Belli ki Monique’in dinlediği ya da söylediği şarkılarla toplumun dayattığı “fedakar anne/eş” rolünden sıyrılmasından küçük Eddy pek bir rahatsız olmuş. KA, anne için kaçma mekanı olan bu şarkıları söyleyen Onur’a bazı açarlar veriyor. “Şarkıyı söyleyen Onur değil de şarkıyı söyleyen anneyi bulursan seni rahatlatır. Kadın biraz ‘yamuk’ da söylüyor olabilir. Kadın orayı mekan tutmuş ve diğer her şeyden kaçıyor aslında. Babadan kaçmadan önce oraya kaçmış ve dünyadan kopuyor.” diyor hepimize. Michel de Certeau “Gündelik Hayatın Keşfi”nde “sıradan insanlar dayatılan düzen içinde küçük direniş ve kaçış taktikleri üretir” der. Monique için de şarkı dinlemek ya da söylemek eril tahakküm altında “önemsiz” görünen ama aslında mikro-özgürleşme sağlayan bir taktik görüyoruz ki. Onur Louis’in “Bir özgürleşme hikâyesi yazmak için yola çıkmışken neden üzücü bir hikâye anlatıyormuş gibi hissediyorum?” dediğini duyup anne Monique’in özgürleşememesindeki payını nasıl üstlendiğine şahit oluyoruz. Louis açık yüreklilikle şunları söylüyor bize “Özgürleşmeden önce annemin maruz kaldığı şiddetin bir parçası olduğumu göstermek benim için çok önemliydi. Çocuklar düpedüz faşisttir. Erkeklerin anneme çok kötü davrandığını görüyordum, ben de çocukken bunu yeniden üretirdim. Konuşmasını, var olmasını istemiyordum. Çocuklar bu anlamda faşisttir, dünyanın işleyişini hızla öğrenir, yeniden üretirler. Bomba gibiler. Ancak annem değiştiğinde, ben değiştiğimde ve kaçtığımızda bu ortak şiddetin feshine odaklanan bir başka ilişki inşa ettik. Annem her gün ben çocukken olduğu kadın olmamaya, ben de küçükken olduğum çocuk olmamaya çalışıyorum.”****

Küçük Eddy bize kapattırmadan kendi mikro özgürleşme anımızda Onur’dan Scorpions’un “Still loving you” şarkısını dinleyerek provamızı biz kapatıyoruz.

“Anneler çocuğundan başka hiçbir şey için var olmamalı(!)”

* Édouard Louis

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.28, 29

*** Louis, É. (2025, 22 Haziran). Édouard Louis ile edebiyatın işlevi üzerine: ‘Burjuva kültür bir şiddet aracı’. Elif Bereketli.

https://aposto.com/s/edouard-louis-ile-edebiyatin-islevi-uzerine-burjuva-kultur-bir?a=customButton&utm_source=aposto

**** Louis, É. – Aw, T. (2022, 15 Eylül). Édouard Louis ve Tash Aw: Toplumun otopsisi. Spencer Quong. çev. Bartu Şanlı

https://vesaire.press/edouard-louis-ve-tash-aw-toplumun-otopsisi/

 

19.09.2025 – Prova Günlüğü

“Artık bir müttefikin vardı”*

Üçüncü haftanın son prova gününde provayı Damla’nın şan çalışması ile açıyoruz.  Ses nefes egzersizleri ile ısıtıyoruz sesimizi. Lip trill, omuz çevirme, boyun-yüz masajı, esneme yaparken mam mim yapmaktan çıkamıyor, keyifleniyoruz. Islıklı şarkımızı çalışıp, Onur’un tonuna bakıp hangi oktavdan söyleyeceğine karar veriyoruz.

Stüdyoda provaya geçer geçmez, geçemiyoruz. Konuştukça daha çok konuşuyor bir çok şeyden bahsedip film, belgesel, yine film, podcast, kitap tavsiyelerimizi alıyoruz KA ve Onur’dan. Elbette sizinle de paylaşacağım ama provamıza ulayarak. Belgesel tavsiyemizle başlayalım, Onur izlediği Orfoz belgeselinden bahsediyor bize. Orfozlar dişi birey mi erkek birey mi olacağına sürüsündeki ihtiyaca göre karar verirmiş. Bu bilgi bizi heyecanlandırdı. Dileriz biz de Monique Wittig’in “Straight Düşünce”de bahsettiği gibi ikili cinsiyet tahakkümünün ötesinde bir yaşam tasarımında, sonsuz ihtimalleri ve ‘başka türlü’sünün de mümkün olabileceği hatta olduğu bir hayat tasarımında özgürce yaşarız yakın bir gelecekte. Edouard Louis’in “Eddy’nin Sonu” kitabında bahsettiği kuzeninin hikayesinden bahsederken konuştuğumuz bir benzerlik üzerinden KA’nın hatırladığı “Vavien”i izlememizi tavsiye ederken KA, bir çağrışımla daha “Takva” filmini hatırlıyor ve onu da konuşuyoruz. Başlamadan hemen önce de Didem Bayındır’ın yazarımız Louis ile yaptığı “Dünyayı çevirenler” podcast’lerindeki bölümü dinlememizi söylüyor. Tavsiyelerin devamı sonra, provaya başlıyoruz….

Louis varlığının yok-mekanında geçmişin izini sürerken çok sevdiği Marcel Proust’un da “Kayıp zamanın izinde” serisinde (bu da kitap tavsiyelerinden biridir KA’nın) Madlen keki ile geçmişe yolculuk yapmasını örnek model ve bir açar olarak gösteriyor KA. Fransızca’da “Madeleine de Proust” diye bir kalıp var ve bu kalıp insanı geçmişteki bir anıya götüren bir koku veya tadı anlatmak için kullanılıyor. Louis’in sevdiklerinden Proust’u anmışken Genet’i de anmadan geçmiyoruz. Onur belli bir kokunun Kuko’yu nasıl etkisi altına alıp, muhtemelen barınakta yaşadığı zamanlara ait bir anısını canlandırdığında verdiği reaksiyonu paylaşıyor bizimle. KA da “Ankara’ya gidince yazma isteği geliyor bana” diyerek Ankara’ya gitmenin nasıl o Madlen kekinin kokusunun etkisini yarattığından bahsediyor bize. Bunun üzerine oyunda “Angelique etkisi” dediğimiz bölümü çalışıyoruz. Onur Louis’den “Gerçekleşen toplumsal mucizenin farkında mıydın acaba? Ansızın beliren bu kendinin dışına çıkma ihtimalinden? Bence evet. Angélique sayesinde babama karşı kendini daha güçlü hissediyordun, artık bir müttefikin    vardı …”* dediğini duyar duymaz metnimizin kadınları nasıl örgütlediğinden bahsediyoruz. Metnimiz üzerinden yaşamakta olduğumuz egemen sistemin içinde tıpkı Angelique ile Monique’in  olduğu gibi kadın kadına ilişkilerde kadınların daha mutlu olabileceğinden bahsediyoruz. Erkek egemenlik karşısında kadınların birleşmek zorunda olmasına, nasıl birleştiğine ve birleşeceğine işaret eden metnimizin bu dayanışmayı Angelique üzerinden nasıl tercih ettiğini konuşuyoruz. Hatta Louis, Angelique için bir dost demeyi değil de bir müttefik demeyi seçiyor bile isteye. Kadın kadına daha ‘yumuşak’ bir ilişki kurabileceğinden, bunun politik ve daha özgür bir tercih olduğundan bahsediyoruz.  Ve yeniden yeniden Monique’in Angelique etkisinden güç alıp kocasını terk etmesinden bahsediyoruz. Angelique etkisi kuantum fiziğindeki tünelleme olayı gibi Monique’in özgürleşme sürecinde. Tünelleme olayında bir parçacık klasik (klasik fizik bağlamında) olarak aşamayacağı bir bariyeri, kuantum etkisi ile geçebilir. Bu da “sabit” görünen engeli değiştiren bir olaydır. Angelique bizim “Tünelleme olayı”mız diyebiliriz yani. Bu iki kadının nasıl birbirinden güç alabileceğini de gösteriyor bize. Başka bir hayatın mümkün olabileceğini bilmek razı gelmemeyi sağlıyor. Bilmezsen, ‘kaderine’ razı da gelirsin. Metnimizden tam da bu kısımda çıkardığımız bir yeri Onur’un isteği üzerine yeniden ekliyoruz ve KA da “Burayı duymayı ben de çok seviyorum, babam tam da böyle bir adamdı” diyor büyük bir iştahla. İştah demişken provalarda zaten açık olan iştahımız Onur’un “Tavada ekmek”i ile baya bir açıldı diye biliriz. Bu arada pişirme işinde çok ustalaştı Onur, her provada yaptıkça daha çok daha çok yapmasını istiyoruz.

Onur evinin penceresinden izlediği bir adamın, sokakta yaşayan kediler için yapılan bir evi yenilemeyi kendine “çalışma” edinmesinden bahsetmesi üzerine bugün yeniden  iş ile çalışma arasındaki farkı Richard Sennett’in tanımı bağlamında konuşuyoruz. “İş” başkasının denetimi altında ve kuralları önceden belirlenmiş şekilde daha çok geçinmek için yaptığımız yani kapitalist üretim düzeninde belirli bir kurumsal yapı, ücret, hiyerarşi ve zaman disiplinine bağlı ekonomik faaliyet birimidir. Toplumumuzda bireyin özgürlük alanını kısıtlayan, rutinleştiren yapıdır. “Çalışma” ise “iş” ten daha geniştir; işin ötesine geçerek kişisel anlam, toplumsal katkı ve ustalık içerir yani insanın emek sürecini, üretme kapasitesini, becerisini ve yaratıcı yönünü içerir. “Çalışma” bireyin bir şeyleri iyi yapmak için gösterdiği özendir. KA da  “Yabancılaşıyorsun kendi emeğine kapitalizm yüzünden. Otomatikleşen bedene dönüşüyorsun. Kapitalizm kandırıyor bizi; emeğini kime istersen, ne kadara istersen satabilirsin diyerek kandırıyor. Kapitalizm çok maharetli ideoloji, yutturuyor bize.” demeden geçmiyor. Kadınların yönettiği bir dünyanın tahayyülü üzerine konuşurken Ursula K. Le Guin’nin kitaplarında yazdığı dünya tahayyüllerine değinmeden geçmiyoruz.

Ve sürpriz derdim ama biz zaten emindik. Size söylemiştim Onur’un çok çabuk örgü örmeyi öğreneceğini. ‘Patron’nun baskısı ile değil çalışkanlığı ile ‘çalışma’ya gösterdiği özen ile öğreniyor Onur. Sonra da “Bu oyunda görücüye çıkmış gibiyim” diyor. Katıla katıla gülüyoruz. Görücülüğün; kadını özne olmaktan çıkarıp nesne haline getiren, kadınların bedenleri, arzuları ve hayatları üzerinden kurulan eril tahakkümün kurumsallaşmış biçimi olduğunun bilincinde katıla katıla gülüyoruz Onur’a elbette. Neden gülmeyelim? Neşesiz günümüz olmasın!

Üçüncü haftayı da kızarttık, pişirdik.

Afiyet olsun.

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.43

 

22.09.2025

“İntikam vasıtasıyla bir sınıf firarisine dönüşüyordum ve bu benim şiddetim senin o güne kadar maruz kaldığın diğer tüm şiddetlere ekleniyordu.”*

Dördüncü prova haftamıza başlarken sayımız azalıyor, mekanımız daralıyor. Ekip arkadaşlarımız turnede, biz Stüdyo’da provada. Yeni koşullara adapte olmaya çalışırken provamız başlıyor. Tabii ki başlamadan önce 2 gündür birbirimizi görmeyişimizin özlemi ile biraz sohbet ediyoruz ve tüm bireyleri cinsiyet kategorisi gözetmeksizin zarara uğratan ‘Toksik erkeklik’ten bahsedip erkeklere ‘gerçek erkek’(!) olması için dayatılan normları barındıran bu performansı acilen öldürmeye karar veriyoruz. Ne de olsa başlayacağımız otopsi performansı için kadavraya ihtiyacımız var.

Onur örgüsünü eline alıp pratik yapmaya başlıyor azimle. Onur’un sahnedeki bu eyleminin hangi anlamları doğurabileceğini konuşuyoruz biz de. KA, “Evin kendi iç düzeni, eve kendini inandırma faaliyeti de bir taraftan örgü” diye açar veriyor Onur’a. Örgü örmek; temizlik, yemek, bakım işleri gibi ekonomik değer üretir ama ücretlendirilmez. ‘hobi’ ya da ‘annelik sevgisinin uzantısı’ olarak görülür ve gerçek üretim değeri göz ardı edilir. Hatta ‘boş iş’ veya ‘oyalanma’ gibi görülerek simgesel şiddet aracı haline bile gelir. Bu sırada Onur hem repliklerini söylemeye hem örgü örmeye çalışırken minik bir bunalma anı ile “Abi bu lafları amutta söylim” diyince zalimce gülmeden geçemiyoruz.

Onur’un bedenleştirip geçmişinde dolaştırdığı Édouard Louis’in kendini ifşa eden sesini duydukça sınıfsal pozisyonunu görebilmesindeki maharetinden bahsediyoruz. Sanılanın aksine hiçbir eserinde Karl Marx’tan vazgeçmediğini ama bunu göstermediğini (başa kakmak, vurgulamak vb şeklinde) ve çok politik metinler yazdığını hatta Edouard olmanın da zor tarafını konuşuyoruz. Edouard olmak zor demişken ‘sınıf atlama’ deneyimine dair röportajında** söylediği şeyleri hatırlayalım. Değişmiş olmaktan, yeni yere de tam anlamıyla ait hissedememekten, eski yerine dönememekten ama şu an olduğu yerde de tam olamamaktan bahsederken yazarımız bu hisler için politik bir alan olmadığını söylüyor. “Sokağa çıkıp eylem yapamazsın ama kitap yazarak bu görünmez alanı ortaya çıkarmak mümkün” diyor. Bu sürecin yoksulluk gibi diğer politik acılar kadar gerçek ve sancılı olduğunu; sınıf değiştirince sürekli savaştığını, saklandığını, utandığını söylüyor. Louis’in kendi ifşasını dürüstlük ve netlik ile Onur’un sesinden duymaya devam ederken yeniden Chantal Jaquet’in “Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik” kitabından bahsediyoruz. Jaquet “Sınıf-ötesi birey çoğu zaman iki arada  bir derededir, başka deyişle Spinoza’nın fluctuatio animi ya da ruhun çalkantıları dediği şeyden mustariptir. Fluctuatio animi karşıt iki duygudan doğan zihin halidir. Sınıf-ötesi birey içinde iki dünya taşır. … Fluctuatio animi’nin özellikle etkisinde olan bir bünye söz konusuysa, sınıf-ötesi birey kolayca yaralanmaya yatkın olacak ve bu konuda önlem almazsa alıngan ya da saldırgan olarak algılanacaktır. Çabuk parlayan biri olarak bilinecek, adı huysuza çıkacaktır, oysa işin içinde bir kişilik özelliğinden çok duruma bağlı bir tutum vardır. … Hor görülmekten hor görmeye geçen sınıf-ötesi birey kışkırtarak çanak tutmayı sever: Burjuvaların dünyasında proleteri ya da proleterlerin arasında burjuvayı oynadığında gerilim doruğa varır. Karşıtları kızıştırarak kendi heykelini kendi yontar ve kara koyun olur, ama bu göstermelik çehre içindeki gerilimleri yatıştırmaz, tersine örtmek yerine açığa çıkarır ve reddedemediği için belirginleştirir.”*** der. Louis, sınıf değiştirme sürecinde maruz kaldığı şiddetten ziyade bu metninde başta annesine ve tüm Bellegueule ailesine karşı ürettiği şiddeti aşikar ediyor bize. Bu şiddetin annesinin o güne kadar maruz kaldığı tüm şiddetlere eklendiğini, annesinin yükünün böylece taşınmaz bir yük haline geldiğini, annesinin de bu şiddeti tekrar iletip neredeyse Louis’in ölümüne sebep olacağını söylerken annesinden özür dileme şansını yaratıyor. Biraz geriye gidip Onur’un şarkısını dinliyoruz ve bitirdiğinde, KA “Kafa sesi ile söylemek daha iyi olacak sanki, içindeki Angelique ile söyle” diyor.

Biraz duruyoruz ve Onur rüyasını anlatıyor bize heyecanla. ‘Patron’nun öldüğünü görmüş ve uzun süre öyle sanmış. “İnanılmaz bir duyguydu. Ben coşkuya acıkmışım, bunu anladım. Patron ölmediği sürece coşkulanamayacağız.” dedi.

Huzurlu uykular, coşkulu rüyalar dileriz!

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.50,

**Louis, É. (2025, 22 Haziran). Édouard Louis ile edebiyatın işlevi üzerine: ‘Burjuva kültür bir şiddet aracı’. Elif Bereketli.

https://aposto.com/s/edouard-louis-ile-edebiyatin-islevi-uzerine-burjuva-kultur-bir?a=customButton&utm_source=aposto

***Chantal Jaquet, Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik, Sel Yayınları, s. 117, 123

 

23.09.2025 – Prova Günlüğü

“100.000 EURO’YA HİÇ OLMADIĞINIZ KADAR YAKINSINIZ, MONİQUE!”

Merhaba potansiyel sınıf kaçakları, size evvelden “Milli piyango oynar mısınız?” diye sormuştum. Arttırıyorum ve  Sayısal loto, İddaa, Kazı kazan, Süper loto, Şans topu, On numara, Hızlı on ya da diğer sanal bahis oyunlarından en az birini “Oynadınız mı” diye soruyorum. Peki, nasıl hayaller kurdunuz? O “büyük ikramiye” size çıkarsa ne yaparsınız? “Ev alırım, araba alırım, dünyayı gezerim, yurt dışına kaçarım, sülalemi kurtarırım, yatırım yapar faizini yerim, ülkeyi terk ederim, İzmir’i satın alırım,  evlenir düğün yaparım, bundan sonra zengin olsam neye yarar fakir olsam ne yarar, garibanlara çıkmaz, cami yaptırırım, bir iki fakir var ona yuva yaptırırım, SMA’lı hastalara bağışlar kalanı ile elektro gitar alırım, milli piyango alacak param yok, parayı almam haram, fakirlere yardım ederdim, saç ektirir dişlerimi yaptırırım, büyük bir iş kurarım, çocuklarımla beraber güzel bir tatile giderim, hiçbir fikrim yok, bütün parayı askerliği kaldırmak için kullanırdım, Suriye’den gelen insanlara yardım ederdim, bir kısmını kimsesiz çocuklara bağışlarım, şu kadarcık (parmağının ucunu ölçü olarak gösteriyor) bile insanlık yapmadan ismimi değiştirip çevreden kaybolacağım, bir çılgınlık yapar insan da ne yapar bilmiyorum, ev alır kiraya veririm, yurt dışında planlarımı gerçekleştirmek isterim, benim ne yapacağımı bilmek istemezsin, engelliler için bir eğitim hayalim var, arkadaşımı evlendiririm”* dediğinizi duydum. Siz hayaller kurmaya devam ederken biz de provamıza başlıyoruz.

Dördüncü prova haftasında kaydettiğimiz aşama hakkında konuşuyor, oyunun politik yoğunluğu, izleme halini ve prova bağlamında bugün geldiğimiz noktayı değerlendiriyoruz. Türkiye’nin Ma(ra)donnası’nın Obama’ya ithafen yaptığı, barışın gelmesini ve savaşın bitmesini dileyen şarkıyı dinliyoruz. Barış gerçekten ‘gelecek’ mi? Kendilerini hiç unutturmayan Patronlarımızı anıyor, sansürler ve yasaklara boğulduğumuz gündemde birbirine öykünen, “o yasaklarsa ben hayli hayli yasaklarım” diyen Patronların şıracılığı ile bozacılığını konuşuyoruz. Ve Şıracımız Monique Bellegueule ile Bozacı Eddy Bellegueule gibi ‘Çaresizlerin-Yoksulların’ yaşam kurarken seçtikleri bir yol olarak gelecek taleplerini gösteren o anıyı duyuyoruz Onur’un sesinden. Onur’da beden bulan Bozacı Eddy bizi öyle keyiflendiriyor ki Edouard’ın bu anı ile bizi gerilimin, utançın, nefretin içinden çekip çıkarma ve yaşama doğru giden yola sevk etmedeki maharetini konuşuyoruz. Hamlet gibi düşünerek eylediğini, düşünce mahallinde olmasının eylem olduğunu ve varlığımızın tarihine bakıp kendimizi yeniden yapılandırmak için işaret ettiği yönetemi konuşuyoruz. Babadan gizli anneyle kurulan ortaklıkta küçük Eddy ile anne Monique evlerine gelen renkli bir zarf ile 100.000 Euro’luk çekilişe hak kazanma fırsatını yakaladığını duyuyoruz. Neden kazanmasınlar ki BÜYÜK İKRAMİYEYİ! Hem doğrudan Monique’in adına yazılmış. Hem nereden bilecekler onun ismini! Tıpkı adımıza gelen linkli mesajlar gibi… SEVGİLİ MONIQUE, MÜTHİŞ BİR ÇEKİLİŞE KATILMAYA HAK KAZANDINIZ! Yapması gereken sadece ufak bir ödeme, hepsi o kadar, hepsi…

Umut ve çıkış arayışımızda yoksulluk, sürekli güvencesizlik ve gelecek kaygısı yaratır. Bu durum, bizi “bir mucize ile hayatım değişebilir” fikrine daha açık hale getirir. Küçük bir ihtimali bile “kurtuluş kapısı” gibi görebiliriz. Uzun süren yoksulluk, karar verme süreçlerimizi zayıflatır; hızlı çözüm vaatleri daha cazip gelir. Reklamlar, televizyon programları, devletin pay aldığı kurumsal şans oyunları sürekli olarak “Talihin bir gün güleceğine  ve bir gecede zengin olacağımız” söylemine, piyango ve ödül kazanma gibi kavramlara aşinalığımızı arttırır. Dolandırıcılar için alın size bir fırsat. Mesele yalnızca “saflığımız” değil; yapısal yoksulluk ve sosyal dışlanmadır. “para ödülü kazanma” vaatlerine inanırken umutlarımız üzerinden de sömürülürüz. Dolandırıcılar bize “sen de kazanabilirsin, senin de sıran geldi” derken sembolik şiddet uygular. Ve bu mevcut toplumsal eşitsizliği gizler; sanki eşit şansa sahipmişiz gibi… Sınıfsal sömürünün farkına varmak yerine “benim şansım yok” diye düşünürüz. Bu dolandırıcılar, resmi kurumlardan ya da piyangodan aşina oldukları dille konuşur, vaatlerini “doğal” gösterirler. Biz de bunu meşru bir fırsat gibi algılarız. Biz bu vaatleri sorgulamak yerine, bize  “belki şansım döner” dedirterek rızamızı alıp kandırılmaya açık hale getirirler. Yani bizim kurtuluş, umut, güven ve eşitlik arzumuzu manipüle eden suçu da “saflığımıza” atan sembolik şiddet biçimidir bu. Ve asıl şiddet de bizi sürekli yoksullukta tutan ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamayı engelleyen bu ekonomik düzendir. Dolandırıcılık bu sistemin içindeki yan üründür, sefaletimizi fırsata çevirir. Kısıtlı kaynaklarımızı yeniden çekip alır bizden. İdeolojik aygıtlardan biri olan devletin piyangosu hem bizim sisteme olan rızamızı üretir hem de dolandırıcı piyangonun var olmasına da yarayan “meşru dil ve beklenti alanını” üretir. Paramızı kaptırdığımızda ise kendimizi “saflık” ile suçlamamız rızayı yeniden üretir. Sonuç olarak Antonio Gramsci’nin perspektifinden bakarsak: devlet piyangosu egemen ideolojinin hegemonik aygıtıdır, eşitsizliği görünmez kılar, umut ve rıza üretir. Dolandırıcı piyango bu hegemonik zeminin üzerine kurulmuş “parazit pratiktir”, rızamızı sömürerek yeniden şiddet üretir. Dolandırıcıların daha çok ev kadınlarını, yalnız yaşayanları, yaşlıları hedef aldığını da söylemeden geçmeyelim.**

Onur bize Orta dünyada Yalnız Dağ Erebor’da karşılaştığı Durin halkından demir ustası ile yaşadığı çarpışmayı anlatıyor. Sonunda Erebor’da ışığın yok olması ile Onur’un ilk fırsatta kaçtığını öğreniyor ve  gözlerimizden yaşlar akana kadar katıla katıla gülüyoruz.

“Baruk Khazâd! Khazâd ai-mênu!” Onur!

Bu anıdan sonra provaya devam edemiyor ve Onur’un amuda kalkması ile kapanışa geçiyoruz.

“Kudretimizi eksiltmeyelim, yapma kudretimizi düşürmeyelim.” KA

*Youtube’da bulunan sokak röportajlarından alınan ‘hayaller’dir.

**Yazıdaki dolandırıcılık ile ilgili kavramsal bilgiler ve çıkarımlar tarafıma ait olmamakla birlikte Pierre Bourdieu, Louis Althusser, Karl Marks ve Antonio Gramsci’ye ait olan fikirlerin ve tespitlerin tarafımdan yapılan fütursuzca bir kolajıdır.

 

 

25.09.2025

“Seninle gurur duymuştum. Sana bunu söyledim mi?”*

Oyunumuzun korrepetitörü Damla’nın gerçekleştireceği şan çalışması ile prova günümüzü de bedenimizi de sesimizi de açarak işe başlıyoruz. Dublaj anılarımızdan bahsedip, minik bir sohbet edip bedenimizi uyandırıyoruz;  roll down, roll up. Lip trill, yüz masajı, esneme, iç geçirme, nefes egzersizi ve çiçiler ile nefesimizi bırakıyoruz. Iıııımlamalar ile piyanodan duyduğumuz sese eşlik ediyor, sesimizi ön bölgeye-maskeye almayı deneyip “uuu”lamalar ile uzak diyecekmişçesine “uuu”luyoruz. Onur bu ders ilk övgüsünü Damla’dan “AI gibi doğru promptları verince doğru sonuçları veriyorsun” benzetmesi ile alıyor. yaaaaalama egzersizini o kadar iyi yapıyor ki Onur, başı dönüyor ve duruyoruz. Mix voice, peslere geçiş, kafa sesi, renkli bariton derken Onur’un hepsini kullanabildiğini duyuyoruz. Onur’a bir yere gidersen “falsetto, göğüs sesi, tizler hepsi var sende” söyle bunları diyoruz. Şaşırıyoruz çenemizi devreden çıkarmak için. Okuldayken söylediğin bir şarkı yok muydu diye soran Damla’ya İbrahim Erkal’dan “Çare gelmez ağlamaktan ”ı söyleyen Onur’u dinliyoruz ve Onur’un seçkisinden Monique’in seçkisine geçiyoruz. “Still loving you” şarkısı için Onur’un tonuna karar veriyoruz. Armonilerle şahlanan Onur’un övgüleri kaptığı çalışmayı bitiriyoruz. Bütün bunlar Monique ile birlikte eril tahakkümden birkaç dakikalığına kaçıp özgür olmak için diye düşünerek sahnelerimizi çalışmaya geçiyoruz.

Dar alanda yok mekanı yaratma çabamıza yeni dekorlar eklenmiş. Hem bir sınır olarak eve hapsolup bir mahkum olmanın temsili hem de bir geçit olarak terk edişin, kaçışın ve bir eşiği aşarak özgürleşmenin imkanı olan o dekor parçalarımız eklenmiş. Sohbet ederken Onur’un anlattığı bir anı üzerine statükocu erkeklerden bahsediyor, nimet ele geçirdikleri için değişmediklerini, değişmek için önce rahatsız olmaları gerektiğinden konuşup metnimizdeki detaylara geçiyoruz. Onur’un sesinden Monique’in kendine kurduğu soylu geçmişi, kocasından kaçışı ile devriminin ilk kopuşunu, kendi ile gururlanışını, Paris’in kraliçesine dönüşmesini, gündüz güzeli Catherine Deneuve’ün onun hikayesini duyup merak edişini duyuyoruz. Onur’u ilk kez Claire’in Hanımının topuklu ayakkabıları ile görüp yürüyüşüne çalışması gerektiğine karar veriyoruz. Aniden osuruk hakkında konuşmaya başlıyor, KA da osuruğa neden güleriz diye soruyor bize.

Grotesk estetik bağlamında osuruk, bedenin aşağı (karın, kalça, bağırsaklar, cinsel organlar) bölgesinden çıkan bir ses olarak bu alt bedensel gerçekliği açığa vurur. Resmi ciddiyetin, toplumsal kuralların ve bedeni yokmuş gibi davranan kültürel normların karşısında yıkıcı ve kahkaha uyandırıcı bir güç taşır. Tabu yıkıldığında ortaya çıkan beklenmedik çıplaklık bizi güldürür. İktidarın koyduğu nezaket ve terbiye kurallarının altını oyar. Gülmek bu kuralların saçmalığını da ifşa eder. Osuruğa tek başımıza değil genellikle başkalarının yanında güleriz. Bu kahkaha kolektif bir rahatlama anıdır. Eğer osuran kişi bir otoriteyse bu hiyerarşiyi de ters yüz eder ve eşitleyici, özgürleştirici bir an yaratılır. Hepimizin bedensel olduğu, hepimizin “soylu” değil “et ve kemikten” yaratıklar olduğu ortaya çıkar.

“Ses değil, ruh çıkar” KA

Monique’in devriminin detaylarını çalıştığımız prova gününü böylece tamamlıyoruz.

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.57

 

26.09.2025

“Karşında başka bir kadın bulunca şaşırdın tabii, değil mi! Artık gerçek bir Parisliyim.”*

Dördüncü haftanın son prova gününe ezber alarak başlıyoruz. Aramızda misafirimiz Deniz de var biz de tam kadro son kez bize dar gelen mekanımız Stüdyo’dayız. Biraz sohbet ediyoruz biraz ezber bakıyoruz, biraz daha sohbet bakıyoruz, biraz ezber ediyoruz, tekrar sohbet edip ezber bakıyoruz derken hem kostümlerimizin tasarımcısı hem de oyunumuzun sponsoru ‘isyan ve tutkunun eşsiz birleşimini sunan’ PCFG markasının kurucusu Emine bir anda çıkageliyor elinde Monique’in kıyafetleri, Edouard’ın tişörtleri ile. Monique’in kendi devriminden sonra dönüşeceği ‘Paris’in karaliçesi’ için olan kostümde Onur’u görmek hepimizi heyecanlandırıyor. Çiçekli eteğini de deneyince Onur, çiçekli etek takım elbiseye karşı demiyor Paris’in kraliçesinin elbisesi çiçekli eteğe karşı diyoruz. Ne de olsa Edouard’ın da dediği gibi bu hikaye Monique’in yaşamının ve kocası ile birlikteki yaşamının onu mecbur bıraktığı varolmayışa karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikayesi.*

2 haftadır çalıştığımız sahne detayları dolayısı ile bir süredir akış almamıştık. KA’nın gelişi ile kostümlü dekorlu ama dar mekanda teknik ekipsiz bir akış almaya başlıyoruz. Başlamadan bir durup bize dar gelen bu mekanda son kez akış alacağımız için Monique’in edası ile “Bir daha buraya dönmeyeceğiz” temsilli  hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Ekip arkadaşımız Derin’nin getirdiği Boşnak böreğini yemeyip provadan sonra yeme hayalini aklımıza düşürerek akışa başlıyoruz. Akışı hiç kesmiyor, keyifle Onur’u izliyor ve dinliyoruz derken tuttuğumuz süreyi görünce canımız sıkılmıyor değil. Akış sonu KA’dan tempo ve hız ile ilgili değerlendirmeleri alıyor ve bu notlar sonucunda metnin halihazırda kısaltılmış haline rağmen biraz daha kısaltmaya karar veriyoruz. Nelerden vaz geçeceğiz derken beşinci prova haftasına Büyük Salon’da, marke dekor ile değil oyunun kendi dekoruyla ve teknik ekibin faaliyetini de katarak gireceğimizi hatırlamak bizi tekrar keyiflendiriyor.

Ev içi gerçeklik, izole bir meskenin ( ve beraberinde gelen hane emeğinin özelleşmesinin) hayli kabul gördüğü ve sıradanlaştığı, dolayısıyla yaşamın başka herhangi bir biçimde örgütlenebileceğini hayal etmenin bile neredeyse imkansız hale geldiği olgunun adıdır.**

Büyük Salon’da yeni prova haftasında  Monique’in ev içi gerçekliğinden kopuşunda ve kaçışında özgürleşmek üzere!

Dördüncü haftayı da böylece katladık, ütüledik.

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.66, 43

** Helen Hester – Nick Srnicek, İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, Otonom Yayınları, 2025, s.139

 

29.09.2025

“Bir imaj önce görülür, sonra düşünülür. Demek ki her şey bir hafıza meselesidir.”*

Beşinci prova haftasını Büyük Salon’da teknik ekibimizin faaliyeti ile başlatıyoruz. KA’nın istediği atmosfer için ışığın, sesin, dekorun hatta kostümün uygulamasındaki detaylara bakıyor ve deniyoruz. Stüdyo’da yaptığımız provalarda mekansal sınırlardan dolayı kameralarımızı kullanmadığımız için Büyük Salon’da kameralarımıza kavuşmak bizi mutlu etti, söylemeden geçemeyeceğim. Yeni dekor parçalarımız da gelmeye devam ediyor. Her şeyin başlamasına sebep olan o fotoğrafı yeniden hatırlayan Edouard Louis’nin hatırlamasının hatırlanması için ve yeniden hatırlanmasını kuracağımız aygıtın parçaları gelmeye devam ediyor. Bu parçalar ne gerçekliğin kendisi ne de bir temsili belki de gerçekliğin bıraktığı izlerin kayıtları… Bazen de şimdiye kadar yaptığımızdan farklısına karar veriyoruz. Neresinde mi? Onur mu bunun neresinde? Şan çalışmasında Onur, Monique’in mikro direniş, özlem, özgürleşme anı için. Hatta gündelik hayatımızda ‘sadece bir eğlence anı’ diyeceğimiz o kaçış anı için şarkılarına çalışıyor Damla ile. Biz eşlik etmesek de şarkılarının ezgisi kulaklarımızda derken Onur’un gelmesi ile akış öncesi KA ufak teknik detaylar veriyor Onur’a. Misafirimiz Mehmet’in de gelmesi ile akışa geçiyoruz.

Ev içi köleliğinden bireysel bir kopuşa doğru yol alan Onur Bellegueule bizi ‘Şato’sunun durağında indirince provamızı bitiriyoruz. Fakat günü kapatmadan ev içi köleliğinin aygıtlarına, bu aygıtların köleliği inşa edişine dair sürece bir göz atalım. Ev kadınlarının vazgeçilmezi olarak lanse edilen, ev işini görünmez kılan, kadınların işini kolaylaştırmak içinmiş gibi görünen ama aslında onları evin içine daha fazla hapseden teknolojiler ve eşyalardan bahsediyorum size elbette. Ev işini ortadan kaldırmak yerine biçimini değiştiren o eşyalar… Hatta egemen sistem tarafından Anneler Günü için annelerin ev içi köleliğini onarcasına harcama yapmamız, tüketmemiz için teşvik edildiğimiz, duygusal pazarlama taktikleri ile annelerimiz için çamaşır yıkama, ütüleme, yemek pişirme, ev temizliği yapmasını ‘kolaylaştıracağını’ düşünerek (sistem tarafından daha çok buna inandırılarak) ‘sevgimizin’ ve ‘minnettarlığımızın’ göstergesi olarak Anneler Günü’nde annelerimize hediye ettiğimiz açık renkli, parlak ve yuvarlak ‘kadınsı’ olarak kodlanmış o eşyalar…

Bu eşyalara geçmeden Helen Hester ve Nick Srnick’in araştırmasında ki  şu sözlere  bir kulak verelim; “1900’lerin ilk yıllarından itibaren başlayan evdeki sanayi devrimine, ev içi emeğin toplumsal örgütlenmesinde yaşanan çarpıcı bir değişim eşlik etti; bu da ev içi emeğin giderek bireyselleştirilmesi ve “ev kadını” figüründe yoğunlaştırılmasıydı. Daha önceleri ev işleri, ücretsiz işçiler (mesela çocuklar, akrabalar, komşular) arasında ve devasa bir hizmetçilik sektörü içinde bölüşülmüştü. … On dokuzuncu yüzyıl boyunca, yeni teknolojiler, bu iş yükünü tek başına ev kadınının omuzlarına yükleyip, ev işlerinin giderek bireyselleştirilmesini kolaylaştırdı. … Bir zamanlar koordineli bir kolektif çaba gerektiren faaliyetler artık tek bir ücretsiz işçi tarafından üstlenilebiliyordu. Bireyselleşmenin, ev içi teknolojilerinin tasarımı ve geliştirilmesi üzerinde de önemli bir etkisi oldu. Yeni teknolojiler, ev işlerinin toptan bir şekilde nasıl yapılacağını yeniden düşünmek yerine, bu işlerin parça parça makinelere devredilebilmesi için hizmetçilerin yerini alacak şekilde tasarlandı ve pazarlandı.” Yani evdeki sanayi devrimi bazı görevlerin azalması veya ortadan kalkması anlamına gelmiş olsa da aynı zamanda bir dizi yeni görevin oluşması anlamına da geliyor. Onur Bellegueule’ün de ‘ev kadını’ olarak sık sık bir rutin içinde her provada tekrar ettiği angaryası ev temizliği işine ve bu iş için gerekli olan teknolojik aletler ve temizlik işi standartlarına geçmeden şimdilik burada bırakalım. Eşyalardan bahsedecektik, eksik kaldı ama değişme isteği taşıyanlar ile sonraki prova günümüzde devam edelim.

Monique’ler özgür, angaryamız eksik kalsın!

“Ev kadınlarının işgünü asla sona ermez, bunun nedeni yalnızca makinelerinin olmaması değil, aynı zamanda tecrit edilmiş olmalarıdır.”**

*Ulus Baker, Beyin Ekran, İletişim Yayınları, 2023, s.61

**Helen Hester – Nick Srnicek, İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, Otonom Yayınları, s.34, 35

 

 

30.09.2025

“İkimiz de iyi iş çıkardık, nereden nereye”*

Onur’un şan çalışmasından çıkagelmesi ile provamız başlıyor. Bugün de ona eşlik edemedik bu gidişle mini konser bizim için de sürpriz olacak sizin için de. KA bir gün önce katıldığı söyleşiden bahsediyor bize ve oldukça keyifli geçen bu söyleşinin yaptığı çağrışımla daha evvel provada bahsettiğimiz ve çalıştığımız bazı şeyleri tekrar konuşuyor, kendimize hatırlatıyoruz. Oynama halindeki bazı değişiklikler için başlamadan Onur’a açarlar veriyor KA. Kadının ev içi angaryası içinde yorulmasını da anlattığımızın altını bir kez daha çizerken bu angarya yükünün kadınlık sınıfının ortak problemi olduğunu ekonomik olarak farklı sınıflara ait olan kadınlar hatta ekonomik olarak ‘ayrıcalıklı’ kadınlar olsa dahi (elbette bu farklılığı görmezden gelmeden ve yok saymadan) ev içi angaryası; ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı olarak düşünüldüğünde her ekonomik sınıftan kadını boyunduruğu altına alacaktır (farklı koşul ve konumlarda da olsa) diyoruz ve özgürleşmenin getireceği neşe içinde bu oyun çok kişiyi ayırır diyoruz. Taraflardan birinin eril tahakküm altında bulunduğu o ilişki de sürmesin zaten deyip rutinin sesini duyacağımız sahneden bahsediyoruz ve o sahne için KA “Acele etmek değil de hareketin ve sesin aynılığını yapmak” diye açar veriyor Onur’a. Edouard Louis’nin bu metninde şiir daha hakim diye kendimize hatırlatıyor ve bunu oynamak, hissetmekte fayda var deyip akışa geçiyoruz. Onur’un akış öncesi KA’dan aldığı notlar ile dönüştürdüğü oyununu izlemek, her gün biraz daha ayaklarımızın yere bastığını görmek ve 25 Ekim prömiyere daha çok akış  yapacak zamanımızın olduğunu hatırlamak bizi keyiflendiriyor. Akışı bitirir bitirmez prova sonu notlarını alıyoruz KA’dan. Şu anki oynama halini unutmadan ve anlatıya dönüştürmeden bir taraftan da seyirciye de dönerek “muhattaplığa ihtiyacımız var, biraz daha kolla seyirciyi” diyor KA. Final sahnesine dair notlarında “Devrimin içinden neşe ile hatırlamak, iyi bir hatırlama o anneyi. Meseleyi hallettiğin bir yerden hatırlıyorsun.”diyor ve sınıf şiddetine, tahakküme rağmen “Monique’in artık eyleme kudreti var, kudretsiz bir an değil orası” diyor. Provamızın sonuna geldik ve dün bahsettiğim eşyaları da eşyaların şiddetini de eksik bırakıyorum bugün de bile isteye.

Ütümüz çamaşırımız eksik kalsın da eyleme kudretimiz ve neşemiz eksik olmasın kaçaklar!

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.76

 

02.10.2025

“Bizse uzaktan bakıyoruz, sanki ekranlarımızdan izlediğimiz doğal bir hava olayı gibi…”

İlknur Alparslan’ın tasarladığı afişlerimizi görüp çok sevmiş olmamızın ve afişlerin sizlerle buluşacak olmasının mutluluğu ile yok-mekanımız Büyük Salon’da toplanıyor, başlamadan sohbet ediyoruz. KA bugün provada olamayacağı için kısa süreliğine uğradığı provamızdan onu uğurluyoruz derken teknik ekibimizden Burak K.’nın içeri endişeli girişi ile onun ‘5 büyüklüğünde deprem olmuş haberimiz yok. Tüm Kadıköy sokakta biz niye burada duruyoruz’ demesi ile bunun üzerine konuşuyor ve Büyük Salon’da hissetmediğimiz deprem sarsıntısının ardından paniksiz, prova ön hazırlığımıza devam ediyoruz. Hissetmediğimiz bu sarsıntı  bize savaş ve yıkımla yıllardır süren sistemli bir şiddetin insan yaşamının temellerini her gün nasıl sarstığını; kimlik, hafıza ve aidiyet zeminin her gün çöktüğü sarsıntıya yanı başımızda bir halkın nasıl maruz kaldığını hatırlatsın. O depremin iktidar ilişkileri tarafından her gün yeniden üretildiğini ve yıktığını, sürekli ve kuşatıcı olduğunu, bu yıkımın her gün ‘güvenlik’ adı altında meşrulaştırıldığını, sadece fiziksel bir yıkım değil toplumsal bir varoluşun sistematik olarak yerinden edilmesi olduğunu da unutmayalım. Bu halktan bir çocuk için ‘normal’ olan şeyin sürekli artçıların olduğu bir ‘hayat düzeni’ olduğunu, yıkımın olağanlaştırılıp sarsıntının norm haline getirildiği yani sürekli yıkım tehdidi altında tetikte yaşadıklarını, kayıp ve yasın kolektif hafızaya gömüldüğünü de unutmayalım. Sürekli kaçarak, direnerek ve yas tutarak yaşamak… Bu toplumsal deprem ile insanlar, mekanlar ve kimlikler yerinden ediliyor… Sürekli aktif tutulan bir fay hattı… Biz de yok-mekanımızda Monique’in varlık anlarını üretmek için KA’sız akışımıza başlıyor ve Onur’un ev işlerindeki maharetini her geçen gün nasıl arttırdığına şahit oluyoruz. Şarkılarını söylerken bazı teknik aksilikler ile canını sıksak da Monique’in seçkisini seslendirme maharetini de her geçen gün arttırması bizi keyiflendiriyor tekrar. Her geçen gün daha iyisini duyduğumuz şarkılar… Akışımızı tüm aksiliklere rağmen son durak Şato’da bitiriyoruz ve KA olmadığı için size iletebileceğim yönetmen değerlendirmesi de olmuyor haliyle. Dönmeyeceğiz dedik ama yarın dönüyoruz dar mekan Stüdyo’ya. Sadece bir günlüğüne olsa da… Onur bir taraftan Monique’e beden, Edouard’a ses olurken elektrikli süpürge kullanma konusunda da çok iyileşti ve o artık süpürgenin içinden konuşan bir ‘ev kadını’. Makine konuşmuyorsa, o konuşur. Onun ‘gürültüsü’ artık bir itirazdır diyelim.

Size daha önce söz verdiğim gibi, ev içi köleliğinin aygıtlarından biri olan teknolojik ilerleme gibi görünen gittikçe sessizleşen ve hızlanan elektrikli süpürgeyi ve süpürmeyi kolaylaştırır görünürken de yeni ev işlerini nasıl ürettiğinden bahsedelim derim provayı kapatmadan önce. Unutmayalım ki kapitalist normların, patriyarkanın temellüğünde teknoloji özgürlük değil yalnızlık üretir ve makine hız kazandırır ama zamanı kadına iade etmez. Boşalan her dakikanın yerini yeni bir görev alır. Böylece kadın sürekli ‘yetişememe halinde’ dir. Kolektif emek plastik bir hortum ve toz torbası ile boğulmuştur. “1920’lerin başında elektrikli süpürgenin icadı Batı dünyasında sansasyonel bir halı patlamasına yol açtı ve birdenbire her yere –kabartık tüylü, yün, el dokuması– halılar serilir oldu. Oturma odasında ve yatak odasında halı olması elbette anormal bir durum değildi, fakat merdivenlerde ve pencere pervazlarında da vardı. Tuvaletlere kimsenin ihtiyaç duymadığı şu küçük, sevimsiz paspaslar seriliyordu. Bu tüylü halılara elbette bir beklenti eşlik ediyordu; evin hanımı elektrikli süpürge yardımıyla onların her daim iyi görünmelerini sağlamalıydı. Eskiden çalı süpürgesi ve paspasla halledilen zemin temizliği aniden, sadece modern teknoloji sayesinde ve ancak bir ev hanımı tarafından gerektiği gibi yapılabilen bir yük haline geldi. Ve dürüst olmak gerekirse günümüzde, çoğumuzun yaşam alanımızın %80’ini artık halıyla örtmediği dönemde bile, zemin modası bakımı kolaylaştıran trendler yaratmaya özen göstermez. Parke!? Laminat!? Fayans!? Tüm bunlar basit sıva ve taş zeminlere kıyasla daha çok kir ve toz tutar. Eskiden alışılageldik zemin kaplaması, esas olarak sadece çiğnenmiş toz topraktan oluşuyordu. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, evimdeki, elektrik süpürgesiyle süpürmediğim eski püskü döşeme tahtalarına her gün şükrediyorum.”* diyor Rebekka Endler bize.

Ve reklamlar…

“Mutlu ev kadını, ‘kadına uygun ergonomi’ ile geliştirilmiş son model süpürgesi ile evini kolayca tertemiz eder. Ev temizliği senin doğanda var ve teknoloji sana yardım ediyor!”

 

Buna direniyorsanız tembel ya da kötü anne hatta kötü bir eşsinizdir (!)

 

*Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası: Dünya Kadınlara Neden Uymaz?, İletişim Yayınları, 2024, s.90, 91

 

03.10.2025

“Senin görevin düzeltmek; hem evi, hem eşyayı, hem hayatı. Sakın kırışma!”

Beşinci prova haftamızın son gününde prömiyere de 3 hafta kala Stüdyo’da provadayız bu ıslak ama sıcak günde. 11 prova günü kaldı bir evladın ve annenin özgürleşmesine, Monique’in değişmek için gerekli olan ‘zahmetlere’ katlanmaya başlamış olmasına eşlik etmeye ve ortak şiddetin feshine odaklanan bir başka ilişki inşa etmeye… Biz provayı iddiaya tutuşarak açıyoruz, kaybeden bir kutu gofret alacak siz de şahitsiniz. “Bu yaşadığımız bizi mutlu eder mi!” diyerek içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız hayatın yapısını çözen yazarımız hafızanın örtülerini açtırırken Onur’a, KA da eşyaların sesini duyuruyor Onur’a. O seslerin bir imgesi var, bir şey hatırlatıyor sana çocukluğundan diye açarlar veriyor. Daha fazla kesmeden akış alıyoruz derken KA ütüyü koşturan, konuşturan Onur’a tüyo verince tüyonun şaşkınlığı ve aydınlanması içinde kalıp, kronometremizi durdurup bu anın keyfini çıkarıyoruz bir süre. Devam edip akış sonunda  tuttuğumuz sürenin canımızı sıkan süre kadar olmadığını görmek bizi umutlandırıyor. KA bize ve Onur’a sürpriz yapıp mini konserin seçkisine bir şarkı daha eklemeye karar verdiğini söylüyor. Belki sizinle de paylaşırım yeni şarkıyı, kim bilir. Akış sonu notlarını alıyoruz. KA, Edouard’ın kendi durumunu anlama isteği ile sorduğu soruları nötr sormasını istiyor Onur’dan. Ev içi köleliğinin rutin sesini duyduğumuz sahnede tempoyu yükselterek hızlanmasını, koşuşturmasını ve sonunda yorulmasını da istiyor. Bazı değişiklik ve açarlar ile akış notlarını bitiriyoruz. Deyim yerindeyse tüyo ile ütüyü ütü masasına park etmeyi öğrenen Onur ütü işinde de ‘ev kadını’ olarak profesyonelleşmeye başladı. Siz ütü yapar mısınız? Ütü yapmayı sever misiniz? Yazın özellikle, yazın ütü yapmayı sever misiniz? Bugün bir çoğumuz ütüyü şiddet aracı olarak görmeyiz ama ev içi köleliğinin en normalleşmiş biçimlerinden biridir ütü yapmak. Neden yaparız ki ütü? Neden ütülenmiş kıyafetler giyeriz ya da giymeliyiz? Kimler karar veriyor buna?

Ütülü giysi burjuva toplumunda ‘saygınlık’ ve ‘düzgünlük’ göstergesidir. 1700’lerde Avrupa’da ütü demirden yapılan, kömürle ısınan çok ağır ve ücretli ama işçi sınıfından kadınların evin değil işin etrafında birleştiği bedensel güç gerektiren bir işti. Ütünün kadını yanlızlaştırmadığı  tek evresidir bu dönem çünkü özel alanda değil kamusal emek alanında konumlanmıştır. Sanayileşme ile birlikte ütü daha ulaşılabilir hale geldi. Kamusal üretim alanından ev içine taşındı böylece ütü. Artık ütü yapmak profesyonel bir iş değil, kadının doğal görevidir. 1800’lerin ortalarında Avrupa’da ütülü giysi giymek ‘temiz’ ve ‘terbiyeli’ olmak demekti. Ütü yapmak işgücünü çalışmaya hazır tutar, sınıfsal saygınlığı sürdürür ama hiçbir ekonomik karşılığı yoktur artık.1900’lerin başında elektrikli ütü icat edildi ve rek-lam-lar…

‘Çağdaş kadının dostu, daha az zaman, daha çok zarafet. Yeni ütünüz ile eviniz pırıl pırıl olacak, eşiniz gurur duyacak!’

Kadın, kapitalist üretimin devamı için yani erkeğin işe ‘düzgün’ gitmesi, çocukların ‘bakımlı’ görünmesi için görünmez emek harcar. Fiziksel olarak yanma riski, sıcaklık ve yorgunluk da içerir ütü. Ütü yapmayı bilmek bir meziyet gibi öğretilir. Toplumsal cinsiyet performansı bağlamında ütü yapmak ‘kadınlığın’ bedensel icrasıdır, ‘kadın olmayı’ oynar ütü yapan. Ütü yapmanın toplumsal anlamı bir kadının kimliğine, değerine dönüşür. Yani ütü yapmak ‘iş’ değil kadın olmanın bir parçasıdır artık. Bir kadının ütü yapmayı bilmemesi eksik bir kadınlık, yarım bir kimlik gibi algılanır. Ütü yapmayı bilen kadın iyidir, bilmemesi tembel, düzensiz ve erkeksidir. Ütü ahlaki bir sınav aracına dönüşür. Ütüsüz bir perde veya gömlek ayıptır. Düzgün kıyafet, bakımlı ev, terbiyeli kadın… Bunların hepsi sınıfsal ve cinsiyetli simgelerdir. Ütü, yoksulun yoksullukla mücadelesinde bir saygınlık pratiği haline getirilmiştir. Her ütülü gömlek, patriyarkanın ‘düzgün’ yüzünü parlatır. Kırışıklık; kir, düzensizlik ve utaçken, düzgünlük; erdem, ahlak ve saygınlıktır.

Düz kumaş, düz kadın, düz hayat… Her şeyin kontrol altında olması gereken bir düzen ideolojisi…

O halde ütüsüzlük dağınıklık, kırışıklık direnişin estetiği ve kırışık kumaş da ‘düzgünlük’ normuna karşı bir mikro-politik başkaldırı olabilir mi dersiniz?

Ütü masası evin sunağı değil, kutsal olan düzen değil.

Bir gün o ütünün fişi çekilecek!

Beşinci haftanın sonu, özgür ve ütüsüz kalın.

 

07.10.2025

“Özel –Bağımsız- Tiyatroların yaşam hakkı gasp edilemez!”*

Prova takvimimizde iptal ettiğimiz provamızı ekip içi takviminin uygunluğu haberinin aniden gelişi ile geri döndürdük ve KAMU KURULUŞU olmayan kurduğu düş KAMUSAL TİYATRO olmak olan bir grup tiyatrocu tarafından, 1 kuruş KAMU DESTEĞİ olmaksızın kurulmuş ÖZEL BİR TEŞEBBÜS olan yok-mekanımızda buluştuk. Bugün aramızda oyunumuzun çevirmeni Ayberk Erkay da var ve yok-mekanımızda inşa ettiğimiz ŞATO’yu ilk kez görecek. Dün gece 27.’si düzenlenmiş olan Afife Tiyatro Ödülleri’nin ardından ve bizim 3 günlük prova aramızdan sonra provaya başlamadan sohbet etmeyi tabii ki es geçmiyoruz. Türkiye’nin tiyatro alanındaki en önemli problemlerinden biri olan özel –bağımsız- tiyatroların kamusal bütçe ile desteklenmemesini ve bunun ödül törenleri bağlamında da ürettiği eşit olmayan koşulları konuşuyoruz. “Özel –bağımsız- tiyatrolar için tiyatro yapmak maddi açıdan çok zor koşullarda gerçekleşmektedir. Bu zor koşulların değiştirilmesi mümkündür. Sadece kamu yönetiminin –ister merkezi, ister yerel- bu problemi görmesi ve sonra da gidermek için adım atması gerekmektedir.”* diyip akışımıza geçiyoruz. Ani gelişen bir prova olduğu için kameralarımız ve mikrofonlarımız olmadan yani teknik ekibimizin faaliyeti olmadan akışımızı gerçekleştireceğiz. Aldığımız bir önceki provada KA, Onur’dan repertuarına bir şarkı daha eklemesini istemişti ve bugün o şarkıyı da ilk kez dinliyoruz Onur Bellegueule’den. Detayları sizinle daha sonra paylaşacağım tabii prova notlarını takip etmekte ki isteğinizi kaybetmediğiniz sürece  KA mini konseri için Onur’a “Annenin hâletiruhiyesi içinden söyle” diyor. Akışımızı bitirip minik birkaç not ve uyarı ile provamızı kapatıyoruz. Sonraki prova günü için olağanüstü koşullarda değil de olağan koşullarda bir prova yapacak olmanın ve Monique’in değişmek için gösterdiği çabanın neşesi içinde ayrılıyoruz.

“Bütün tiyatrolar için eşit üretim koşulları yaratılması demokratik toplum için gereklidir. Özgür, eşit, adaletli bir memleket yaratmak için…”*

*Moda Sahnesi 07.10.2025 basın duyurusundan alınmıştır, merak edenler için tam metin sahnenin sosyal medya hesabında bulunmaktadır.

 

 

08.10.2025

“Kamusal bir iş yapan bağımsız tiyatrolar olağanüstü imkansızlıklara, iktidar aygıtının ekonomik ve siyasi baskılarına, köşeleri tutmuşların haksızlıklarına rağmen hayatta kalmaya çalışıyor, üretiyor, direniyor. Tüm bu ticari-ödenekli tiyatrolar sistemini ise bu halkın parası finanse ediyor, bakmayın siz ödüllerin, kurumların başlarındaki holding isimlerine bu çark alınterinden çalınanlarla dönüyor.”

Olağan koşullarımızda hararetli bir prova gününde buluşuyor ve her sezon yüzlerce tiyatronun oyunlarını oynamak için Moda Sahnesi’ne başvurduğunu ancak bunların çok az bir bölümüne olumlu yanıt verilebildiğini, olumlu yanıt alanların da çoğunlukla Moda Sahnesi kurulduğu günden beri sahnenin yan yana olmayı seçtiği topluluklar olduğunu konuşuyoruz. Bu mekanın “tiyatro yükünü” kaldırabilecek fiziki yapıya sahip olmadığını, salon talebine olumlu yanıt alamayan tiyatroların mücadele etmeleri gereken yapıların Belediyeler ve Kültür Bakanlığı olduğunu hatırlatmakta fayda var diyerek Onur’dan bugün ki misafirimiz Uluç Esen için “wind of change” melodisi ile bir “hoş geldin” karşılaması dinliyoruz. Onur’un sizin için hazırladığı karşılama konserinin ıslıklı, fırfırlı, kırçıllı şarkıları tastamam ve sıraya dizildi bile. Bundan eksik kalmamak için oyun saatinden yarım saat önce sahneye gelmeyi, kapılar açılır açılmaz da Büyük Salon’a inip yerinizi almayı unutmayın derim. Yoksa üzülürsünüz… Onur hayalimizde bir bar taburesinin üstünde Monique’in gençliğinin şarkılarını söyleyerek başlıyor örtüleri açmaya. Belki mızıka ile… Bilemiyoruz tabii bize de sürpriz olacak bu belli ki. Yoksa eğer mızıka, mızıkçılık yaparız biz de… Akışımız sırasında “ev kadını” olarak sahnede bedenleşen Onur, elektrikli süpürgesini sarı temizlik bezi ile tıkama blöflü ile ona dayattığımız ev içi köleliğine ve angaryaya karşı mikro direniş anları göstererek yüzümüzü güldürüyor. Ne de olsa kadın temizlik bezi ve süpürgesi ile evin hijyen makinesine dönüşür. Makine kadın tıkanırsa iş durur! Dileriz durur… Şarkıları ile de mikro direniş anları yaratan Onur Bellegueule’ün teknik aksaklıklar dolayısı ile bugün de canını sıkmadık değil. Ama yine de çok güzel söylüyor.

“Hayat denen oyunda, güçlüler hayatta kalır

Tek yön bir sokaktayız

Sağ çıkmamız lazım

Bizi aşağı çekmelerine izin vermeyelim

Hayat denen oyunda, yaşar ve ölürüz

Yeni bir nefes alınır

Savaşı kazanmak için yeni bir şans

Yere düştüğün anda

Hayat oyununda

 

In the game of life, the strong survive
We’re on a one-way street
We gotta make it out alive
And never let ’em drag us down

In the game of life, we live and die
Another breath begins
Another chance to win the fight
From the moment that you hit the ground
In the game of life”**

 

Siz de duydunuz değil mi? Duymadıysanız duyacaksınız oyunda. Ve Paris’in kraliçesi Onur Bellegueule parizyen hali ile arzı endam ederken Hizmetçilerin Hanımefendisinin stilettosudan kurtulup kendi topuklularına kavuştuğu için mutlu. Parizyen hali için yaptığı hummalı çalışmayı provada biz de ilk kez kameralardan izleyip biz de mutlu oluyoruz. Teknik aksamalarla tamamladığımız prova günü sonunda herkes notlarını alırken biz de bu teknik aksaklıklarla sahnede rezil olan oyuncunun emeğinin boşa düşeceğini ve bu rezilliği bizim de taşıyarak kafamıza takmamız gerektiğinin notunu alıyoruz. Akışımızı bitirip bir gün ara veriyoruz. Yarın yok-mekanımızın 12. Doğum günü. Kutlu olsun, daim olsun!

“Ne istiyoruz? Kamusal destek. Ne zaman? Hemen şimdi! Vermeyecekler. Alacağız! Vermeyecekler. Alacağız! Vermeyecekler. Alacağız! Umut yürekte, yürek isyanda, isyan her yerde!”

*Kara M. Afife Ödülleri, bilet fiyatları, eşitsizlikler: Bağımsız tiyatro engelli koşuda!. Sahneden. Erişim: 7 Ekim, 2025. https://sahneden.net/afife-odulleri-bilet-fiyatlari-esitsizlikler-bagimsiz-tiyatro-engelli-kosuda/

** Scorpions grubunun “The Game of Life (Hayat denen oyun)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

 

10.10.2025

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiç bir yerde değildir.”*

İyi ki doğdun Moda sahnesi!

  1. yaşından 1 gün alan yok-mekanımızda prova günündeyiz. KA’nın Evrensel Gazetesi’ne söylediği** gibi bu mekanda tiyatro yapma nedeni toplumsal alanın içinde bir yerde olduğumuz bilinciyle gerçekleşiyor. Haksızlığa uğrayan kimliklerin ve sınıfların acısını, çektiği çileyi duyurmak, onların sınıfsal ve kimilik mücadelelerini duyurmak ve desteklemek bu mekanı gişeye mahkum eden sanat hayatının içinde sahnenin kendine misyon olarak gördüğü birincil iş olduğunu 12. yaş kutlaması olarak hatırlamamızda fayda var. Bugün tüm dekor parçalarımızı ve oyun araçlarımızı iyileştirmeye ve tam performans kullanmaya çalışacağız. Bunun için çocukken çizdiğimiz çöp adam ve kadınların yanına kondurduğumuz evleri andıran projeksiyon perdemizi kurup, ses ayarlarını yaparak ve Uluç Esen’nin desteğini alarak prova ön hazırlığı yapıyoruz. Bir misafirimiz daha var, Deniz. Bir süredir o da bizi yalnız bırakmıyor, sağ olsun. İddiayı kaybeden KA leziz gofretlerimizi alıyor sonunda. Tatlı yiyip tatlı bir prova yapmak için ritüelleştirdiğimiz nazarlığımızı da asmadan dekorumuza, başlamıyoruz bugün provaya. Akış başlar başlamaz gerçekliğin bıraktığı izlerin kayıtlarını takip edeceğimiz ve hatırlamanın hatırlanmasını yeniden kuracağımız aygıtlarda Monique Bellegueule’ü “ev kadını” olarak mahkum eden belki de “çöp ev” diyebileceğimiz o evin içinde, o sınırlar içinde, o kuşatılmışlık içinde gerçeğin izi olarak görüyoruz. Nereye ne kadar hareket edeceği, neyi temizleyeceği, ne kadar gürültü çıkaracağı bu mekanın kuralları ile belirlenmiş ve sınırlandırılmış o mikro iktidar laboratuvarı, ontolojik bir hapis… Evin fiziksel sınırlarına da zamanına da sıkışan Monique… Her gün, aynı bez, aynı tabak, aynı oda. Hiçbir zaman tamamlanmayan sonsuz bir tekrarda Onur Bellegueule de zorlanıyor haliyle. Ve örgüsünü fırlatıp atarken bizse zalimce keyif alıyoruz onun zorlanışından. Şarkılar ile ilgili fikirlerini söyleyip “Zihnin bu şarkıyı başlattı gibi düşün. Burada olan fikre kaçmak, duyguya kaçmak gibi. Annen Scorpions’a kaçtı, şarkıların hepsi kaçış ve kurtuluş, anlatıdan da kurtuluş. Bu kaçış anı imgesini tüm şarkılar için düşünelim. Mesele o kadar gergin ki ve de üstümüze bastı ki bu şarkı anlarında kaçıyoruz. Kendi kurtuluşunun şarkısı. Hepimizin oyundan bir kurtuluş anı, anlattığı hayattan kurtuluş anı. Oyuna ara vermişiz gibi.” diyerek notlarını veriyor KA. Monique’in kocasından ayrılıp onu kovuşunu bedenleştiren Onur’un bu devrimci anların tadını çıkarışını ve “Ne oldu! Hani yapamıyordum.” diyerek bize misilleme yapmasını da keyifle izliyoruz. Akış sonu notları ile provamızı bitiriyor, sizi o kaçış ve kurtuluş anı ile bırakıp yarın gürültü çıkarmaya devam ediyoruz.

“Savaş,

Savaşıcam aşkım

Aşkını geri kazanmak için

Orda olacağım

Orda olacağım

 

Aşk,

Sadece aşk

Duvarı yıkabilir bir gün.

Orda olacağım

Orda olacağım

 

Fight, babe, I′ll fight

To win back your love again

I will be there

I will be there

Love, only love

Can bring down the wall someday

I will be there

I will be there”***

*Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, Metis Yayınları, 1990, s.247, 81

** Evrensel Gazetesi’nin Kemal Aydoğan ile yaptığı röportajdan alınmıştır.

https://www.youtube.com/watch?v=8YHMDNy9ezg

*** Scorpions grubunun “Still Loving You (Hala seni seviyorum)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

 

11.10.2025

“Sosyal alın yazıları çok erkenden çizilir! Her şey önceden belirlenmiştir! Biz farkına bile varmadan kararlar verilmiştir. Hükümler doğduğumuz anda kızgın demirle alnımıza kazınmıştır ve işgal edeceğimiz yerler de –ailenin geçmişi ve içinde doğduğumuz çevre– bizden öncekilerce tanımlanıp sınırlandırılmıştır.”*

Seyircili genel prova değil ama Moda Sahnesi içinden tanıdıklarımıza dekorumuzun ve oyun aygıtlarımızın neredeyse tamamı ile ilk kez ön gösterim yapacağımız bugün için heyecanlıyız ve mekanımızdayız. Bu karşılaşmanın heyecanı ile son hazırlıklarımızı yaptık ve Onur bizi fırfırlı şarkıları ile karşılarken birkaç misafirimiz ile seyirci olarak yerimizi alıyoruz. Misafirlerimiz sahnede “ev hanımı aparatı” rolünde Onur’u, köpekte Kukoyu izlerken biz de bu karşılaşmanın etkisini gözlemlemek için seyircide Hakan, Gözde, Dilan ve Yılmaz’ı izliyoruz. Sınıfsal öfkeyi biçimlendiren “Hizmetçiler”in Şamanları ile “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nin sınıf kaçakları bir arada. Edouard Louis ve Jean Genet karşılaşmasının hayali içinde Monique’in ve Hizmetçi Kardeşlerimizin sınıf atlama isteklerinin ortaklığını düşünmeden geçemiyoruz. Akış boyunca hem sahnedeki otopsi raporuna bakıyor hem de sahnenin diğer tarafı seyirci koltuklarında nasıl bu rapordan bir toplumun çıktığına şahit oluyoruz. Monique, Onur’un bedeninde varlığını gösterirken, annelerimizin de Monique’in bedeninde nasıl varlık gösterdiğine seyirci kalıyoruz. Seyircili akışımız ile 6. Haftamızı kapatıyor prömiyere sadece 2 hafta -8 prova günü- kaldı diyerek 1 gün ara veriyoruz angaryamız yeniden üretim emeğine. Haftayı Louis’in bize sorduğu soru ile kapatalım da sizin de düşünecek vaktiniz olsun prömiyere bu kadar az zaman kala.

“Değişmek ne demektir? Değişim, sınıf şiddetiyle bu raddede sınırlandırıldığı takdirde bile değişim midir?”**

*Didier Eribon, Reims’e Dönüş, Tellekt Yayınları, 2025, s.41

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.77

 

13.10.2025

“Nihayet! Hanımefendi öldü! Bulaşık eldivenleri öldürdü onu.”*

7.prova haftamıza misafirlerimiz, Cansu, Ayşe, Damla, Selçuk, Neva, Gözde ve Fırtına Kerem ile başlıyoruz. Evet, doğru duydunuz. Eksik kalır mı hiç Yoldaş Solange! ‘Hizmetçiler’in  şamanlarının ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nin sınıf kaçakları ile buluşması böylece tamamlanıyor ve bulaşık eldivenleriyle devrime giden Hizmetçi Kardeşler her fırsatta “Temizlikçi miyim ben canım” diyen Monique’i selamlıyor… Edouard araya girip annesinin “Ben temizlikçi değilim, evlerinde insanlara bakıyorum, arada fark var, hemşirelik gibi bir şey.” söylemine karşın otopsi raporundan şunları bildirmişti bize Onur’un sesinden: “Minik farklılıkların önemi, toplum skalasının en aşağısında olma korkusu, toplumca en fazla küçümsenen, ismi söylenir söylenmez sefalet ve yoksulluk çağrıştıran mesleklerden biriyle anılmama isteği: temizlikçilik, kasiyerlik, çöpçülük.”**

Tabii bir de her kadını yaşadığı evin ‘temizlikçisi’ yapan patriyarka… Hatta bazı kadınların ise bunun yanında başka akraba, eş dost vb gibi çevresinden tanıdığı insanların evinin bakım yükü ve yeniden üretim emeği altında kaldığını da unutmamakta fayda var.

Son 4 dk diyerek prömiyer günü ‘oyun öncesi anı’ canlandırması yaparak misafirlerimizi içeriye aldık ve kırçıllı şarkılarının hepsini söylemese de Onur, bir kısmını söyleyerek canlandırmamıza ortak oluyor ve her şey başlıyor o fotoğraf ile. Onur’un neredeyse 2 saat süren emeği ve  KA’nın verdiği birkaç akış sonu notu eşliğinde provamızı bitiriyoruz. Temizlik demişken es geçmeyelim ve temizlik işinin hayatı kadınlara nasıl dar ettiğine bir bakalım derim.

“Piyasaya yeni ev teknolojileri sunuldukça, temizlik ve hijyen standartları hızla arttı. Eve ne kadar temizlik teknolojisi girdiyse, evin de o kadar temiz olması beklendi. Ve bu standartlar devlet temsilcileri, reklamlar ve artan toplumsal beklentiler tarafından dayatıldı. Neyin temiz veya kirli olduğuna dair mefhumlarımız ontolojik olarak verili değildir; bilakis toplumsal olarak inşa edilirler. Bunlar, bilimsel bilgi birikimi, toplumsal alışkanlık ve önyargılar, ahlak, medeniyet söylemleri ve teknolojik olanakların karmaşık bir bileşiminin ürünüdür. Temizlik fikri, genelde saygınlık anlayışıyla sarmalanır. Aslına bakılırsa çoğu zaman temizlik, toplumsal düzenin sürdürülmesi için mutlak bir gereklilik olarak sunulur. Bir dönem toz ölümcül potansiyele sahip bir istilacı olarak görüldü. Sonuç olarak, daha sık ve dip köşe temizlik yapılması gerekti ve buna bağlı olarak, toplumsal yeniden üretim işlerine yönelik beklentiler de arttı. 1920’lerden itibaren, büyüyen bir kitle piyasasına yepyeni bir dizi tüketim ürünü satmaya heveslenen şirketler, daha yüksek temizlik standartlarına yönelik bu dürtüyü besledi. Pazarlamacıların hararetli görüşlerine bakılırsa, ev temizliğinin ihmâl edilmesi çocuk istismarıyla eşdeğer (hale geldi ve reklamlar)doğrudan annelerin korkularıyla ve suçluluk duygularıyla oynadı. Yeni teknolojiler ve temizlik ürünleri, eskiden yılda bir kez yapılan bahar temizliğini her gün yapmaya imkân veriyorlarmış gibi tanıtıldı. Hijyenle ilgili fikirler, evi temiz tutmanın ne kadar önemli olduğunu ve yeni tüketim ürünleri sayesinde insanların bunu yapmasının nasıl da kolaylaştığını altını çizmek için kullanıldı. Bu reklamların özel odak noktası yine, genellikle bizzat ailenin sağlığından sorumlu olarak gösterilen annelerdi.

Reklamlar…

‘Bebeğinizin sağlığı sizin için ne kadar değerli?’

Suçluluk duygusundan istifade ederek ürün satmak yaygın bir yönteme dönüştü ve kadınların kimlikleri, giderek sağlık ve temizlik işine bağımlı hale getirildi. Temizlik yapmak, “ev kadınının kişiliğinin ve ailesine duyduğu sevginin bir ifadesi” olarak görüldü. Kirli bir ev başarısızlığın bir işaretiydi; bir uzmanlık alanı olan bakım işi ise yaratılıştan gelen bir bakım fikriyle birleşti. Diğer standartlarda olduğu gibi burada da sınıfsal konumdan kaynaklı farklar vardır. Üst-orta sınıf haneler temizliğe daha az zaman harcıyor olabilir, ama ortalığın ‘düzgün’ görünmesini sürdürmek için temizleyicilere de daha fazla para harcar.”***

Toplum, bireylerin bedenlerine ve alışkanlıklarına kendi düzenini kazır. Kadınlar temizlik yapmayı doğal bir sorumluluk gibi algılamaya başlarlar. Özetle kapitalist patriyarka kadını evin içine kapatarak bakım emeğini ona yükler. Bu emeği sürdürebilmesi için yeni temizlik ürünlerine bağımlı hale getirir. Teknoloji burada kurtuluş değil, denetim aracıdır.

Kir özgürlüğün ilk izidir! O halde temizlik fikrini yeniden kirletip, Hanımefendimiz patriyarkayı bulaşık eldivenleri ile boğduğumuz anlarda özgürleşelim…

* Jean Genet, Hizmetçiler, Ayrıntı Yayınları, 2023, s.69

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.62

***Helen Hester ve Nick Srnicek’in  “İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi”  kitabının “Standartlar” bölümündeki “ev temizliği” kısmından alınmıştır.

14.10.2025

“Tuhaf sahiden, ikimiz de tarihin kaybedenleri olarak başlamıştık bu hayata, o bir kadın, bense asi, canavar bir çocuk. Ama bir matematik denklemindeki gibi, kusursuz bir simetrik dönüş yaşanmış, paylaştığımız dünyanın kaybedenleri kazananlar, kazananlar da kaybedenleri olmuştu.”*

Bu prova gününü Onur’un bize getirdiği şahane tatlı ile açıyoruz. Görür görmez hepimizi pek bir keyiflendirdi bu sürpriz. Seyirci koltuğundaki misafirlerimiz Deniz, Sedat, Elif Gizem ve Mehmet yerini alınca başlıyoruz. Onur mu? Onur çoktan başladı, fırfırlı şarkılardan şimdilik bir kaç tanesi ile karşılıyor seyirciyi. Ama siz merak etmeyin, sizi hepsi ile karşılayacak. Daha önce söylediğim gibi oyun saatinden en az 15 dakika önce salondaki yerinizi almayı unutmazsanız tabii… Onur şu fırfırlı cümleleri mırıldanırken;

“Take me to the magic of the moment
On a glory night
Where the children of tomorrow share their dreams
With you and me
Take me to the magic of the moment
On a glory night
Where the children of tomorrow dream away
In the wind of change “

bir anda çişten dönen Kuko içeriye giriyor heyecanla ve karanlıkta Onur’u ararken yolu şaşırıp bulamıyor. Konser, müzik, akış, Onur, biz duruyoruz ve Onur ıslığını Kuko’nun onu bulması için çalıyor. Kuko yol arkadaşına kavuşup Onur’u bulduğuna göre konsere devam edebiliriz biz de.

Akış sırasında bir anlığına ütüyü fişte unutan Onur’un, Monique’in kocasına ait olan pantolonu yakacağını düşünürken biz, son anda kurtarıyor Onur kocayı. Biz şahit olduğumuz bu ana gülsek de, özgürleşmeye doğru adım atan Monique ve kundaklamayı seven Yoldaş Solange yangın çıkmayınca üzülürdü tahminimizce.

Yok-mekanımızın kölesi, ev hanımı aparatını bedenleştiren Onur’un akış sırasında bir anlığına durup “Anam bu işler ne yorucu be! Üst üste hergün yapılacak iş mi?” demesine zalimce gülüyoruz. Oyununu seyretmekten, fikrini dinlemekten zevk aldığımız hem bizi hem tanıdıklarımızı ifşalayan Edouard’ın çıkarımları bizi sarsmıyor değil bu akışta da. Akış sonu notlarını alıyoruz ve “Bazen hızlanınca cümleyi anlamıyoruz. Bu çıkarımları zihnen duymamız çok gerekli. Bazen dışsal hızlanıyorsun, duygunun hızı olunca sorun yok. Köşelerini kaybedince yani oyuncunun ne anladığını göremeyince metin bizim için kayboluyor” diyor KA. Onur ve teknik ekip notlarını aldığına göre KA’dan, biz de provamızı bitirip tanıdıkları uğurluyoruz Şato’dan.

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.59

 

16.10.2025

 

“Yemek pişirmek toplumsal olarak inşa edilen bir kadınlık halinin, anne olmanın koşulu, özgürlüğün inkarı…”

 

Flaşları açtık, elleri havaya kaldırdık ve Bulutsuzluk Özlemi tadında başladı ıslıklı şarkılar ile Nejat Yavaşoğulları’nı aratmayan Onur’un performansı. Bize de eşlik etmek düşer deyip başladık provaya. Bugün misafirlerimiz de yok, çöp ev projeksiyon perdemiz de. Hem biz bizeyiz hem eksik. Akışta “Anneannem ketum, çekingen, silik bir insandı – tam bir kadından beklendiği üzere. Alçak sesle konuşur, yemek yapar, temizlik yapar, ailecek yenilen yemeğin sonuna doğru ortadan kaybolur, erkekler şaraplarını tazeleyip sohbete devam ederken mutfakta bulaşıkları yıkamaya koyulurdu”**diyen Onur Louis’den hepimize tanıdık gelen ve gelecek olan erkek egemen ideolojinin ifşasını duyuyoruz. Bu ideolojinin tahakkümünün yarattığı zorunlu, rutin tekrar edişi ve coğrafya ayırmaksızın, sınır tanımaksızın evrensel benzerliğin trajedisini seyrediyoruz Onur’un bedeninden. Her gün tekrar tekrar aynı şekilde yemek hazırlıyor, temizlik yapıyor, yemek hazırlıyor, temizlik yapıyor, yemek hazırlıyor, temizlik yapıyor… Baştan sona aynı sıra aynı hareketler… KA’nın söyleyecekleri var bu hareketlere ve “Bu birebir tekrar ediş tekrarlandıkça trajediyi gösterecektir. Oyuncu yapmayı göstermek yerine bu rutine tabi olup yaparsa trajik ton artar.” demeden geçmiyor elbette ve hareket notunu da ekliyor üzerine. Kronometremizi durdurup, akış sonu teknik notlarımızı alıp, akışımızı bitiriyoruz. Gördüğümüz süreler artık canımızı sıkmıyor. Neredeyse 105 dakikaya sabitledik oyunumuzu. Yemek yapmak demişken bu ‘iş’i konuşmadan geçmeyelim 7. prova haftasını bitirirken.

 

Yemek yapma tarihsel olarak kolektif bir etkinlikti. Topluluklar, köyler hatta geniş aileler ortak mutfaklarda yemek pişirir; bilgi ve emek paylaşılarak aktarılırdı. Bu kolektif yapı, dayanışmayı, sosyalliği ve emeğin ortaklığını içerirdi. Sanayi devrimi ve kentleşme süreci ile birlikte üretim kamusal alandan fabrikalara, yeniden üretim ise özel alan olan eve hapsedildi. Ev artık kadının alanı, yemek yapmak ise kadınlık görevi haline geldi. Bu görev ekonomik değerinden koparılarak ahlaki bir görev haline getirildi ve bu görev de diğer yeniden üretim angaryaları gibi üretim ilişkilerinin sürmesini sağlayan fakat sermaye tarafından görünmez kılınan emek biçimi oldu. Bu bağlamda yemek yapmak yalnızca biyolojik yaşamın devamını sağlamakla kalmaz, işgücünün yeniden üretiminin de merkezidir. Böylece kapitalist sistem için gerekli işgücü ertesi gün tekrar çalışabilir hale gelir. Yani kadın yemek pişirirken aslında sermaye için çalışır ama bu emek ne ücretlendirilir ne de tanınır. Sevgi, şefkat ve sorumluluk duyguları üzerinden meşrulaştırılmıştır bu ücretsiz ‘iş’. Her gün tekrar eden yemek yapma zorunluluğu, kadının kendi zamanı üzerindeki denetimini de ortadan kaldırır ve kadın sürekli ‘başkaları’ için üretir. Yirminci yüzyılda buzdolabı, mikrodalga, bulaşık makinesi, blender vb. gibi aletler ortaya çıktığında bunların kadının ‘işi’ni kolaylaştırdığı söylendi. Oysa feminist teorisyenler Ruth Schwartz Cowan ve Ann Oakley bunun bir yanılsama olduğunu göstermiştir. Bu aletler ev işinin niteliğini değiştirmedi sadece standartlarını yükseltti ve kadının ev içindeki hapsini modernleştirdi. Bu modern kölelik kadına seçme hakkı sunar gibi yapar:

 

“İstersen robotla yap, istersen elle!”

 

Sonuçta ikisi de kadının görevi olarak kalır. Ayrıca şunu da unutmamalı: İş bitince mutfak aletlerinin, ocağın ve fırının da temizlenmesi gerekiyor diyelim ve prömiyer haftasındaki genel provalarda görüşmek üzere provayı kapatalım.

 

Yemek, emeğin kolektif biçimi olmalıdır,

 

Özgür kalın!

 

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.17

20.10.2025

“Ev işi tam bir Sisifos işi! Her gün aynı eziyet… Fakat yeni, post endüstriyel talepler karşısında Sisifos kesin uyuşturucu batağına düşer ve düşerken yalnız olmazdı.”  

Rebekka Endler

Potansiyel sınıf kaçakları, sizle yok mekanda buluşup Monique’in Şato’suna gitmek üzere çıkacağımız yolculuk için başladığımız son prova haftasında prömiyer heyecanı ile açtık prova günümüzü. Planladığımız gibi teknik akış içerisinde ses ayarlarımıza bakarken Kuko’ya da bakıyoruz bakıyoruz bakıyoruz ama yok. Bugün bir eksiğiz demek ki. Nerede acaba? Provada bizi hiç yalnız bırakmayan en sabırlı dostumuzu merak ediyoruz tabii haliyle… Sese bakarken sizleri karşılayacak Onur’un fırfırlı şarkıları kendi kendine söylemesine karar veriyoruz. Sesin teknik ayarları ile ilgili tatlı ve ıslak bir duyuş istiyor KA. Tatlı ve ıslak dostumuz nerede acaba diye tekrar merak ediyoruz? Ve başlıyor hafızanın örtüleri kalkmaya… Bir anda sonsuz tane Onur, sonsuz tane Monique hem ‘çöp evde’ hem de ‘Kadınlık Sınıfının’ benzerliğinde… Işığımıza da bakıyoruz elbette. “Onur’un olduğu her yer parlak olacak, Onur’un ışığına güvenmeyin. Siz de destekleyin onu” demesi ile KA’nın, keyifli kaçış anları yaşıyoruz biz de. ‘Ki’ li dumları da pek güzel yapıyor Onur. Bize de beklemek düşüyor o ‘ki’ li dumları. Yeni gelen sandalye ve tabureleri deneyen Onur her birinde ayrı ayrı kişiler ile karşılaşınca bu karşılaşmadan biz de keyif alıyoruz elbette. Bir rüyayı, masalı bitirir gibi ışık ve müzik geçişi istiyor KA teknik ekipten. Deniyoruz. Özgürleşmenin ve ‘Kadınlık Sınıfına’ itirazın yolunu açan Monique’in ‘olay’ anı… Pek bir keyifli bu sahneyi Onur’dan izlemek,  tadını çıkara çıkara bu derdi giyen bir beden o. Ve başka bir anda laflar ve prova kesilince Onur’un acıktığını sanıyoruz. Ama hayır, oyunumuzun aygıtlarından olan düşünce kabarcıkları ya da geçmişin közleri ya da her ikisi birden ya da hiçbiri ile ilk kez karşılaşan Onur; hikayenin içinde, hikayenin ağırlığı ile duygusal bir anla karşı karşıya kalıyor. Bu anı geride bırakıp devam etmeye çalışan Onur’un çabası ile teknik akışımızı bitiriyoruz Şato’da, devrimin neşesi içinde. Onur acıkmadı ama biz acıktık. Teknik akışımız bize yetiyor ve genel prova yapmaktan vazgeçip, günü bitiriyoruz ekipçe yediğimiz yemek ile. Bir dakika, bir dakika gitmeyin! Tanıdık ritimde, heyecanlı pati sesi bu! Ve bize sürpriz yapan dostumuz çıkageliyor neşesi ile. Anlıyoruz ki bugün de bizi yalnız bırakmamış koca yürekli Kuko.

Kavgaya ve Dönüşüme beş kala…

21.10.2025

“Beni özgür olmaya aşağılanmanın mecbur bırakacağını ben de henüz bilmiyordum.”

Edouard Louis

Onur’suz teknik akış ile başlıyoruz. Yeter ki Onursuz olmasın ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri… Endişelenmeyin, endişelenmeyin! Genel provaya katılacak. Onur gelmeden bazı teknik detayları halledeceğiz biz. Işığımıza bakıyoruz ve KA tasarımında bir ‘mikro kaçış anı’ sonrası mini konserden ve güncellikten koparacak bir ışık istiyor. “Sıradan bir gün ışığı” olmalıymış.  Başka bir anda ise yumuşak ve pozitif bir ışık istiyor. Böyle böyle ışık tasarımını geride bırakıp ilk genel provamıza geçiyoruz. Geride bırakmak derken yarın devam edeceğiz elbette, şimdilik yani geride…  Orçun, Gamze, Beyza, Engin, Sevgi, Burak ve Mert’i karşılıyor Onur Louis, bir bar taburesi üstünde kırçıllı şarkılarla. Su gibi akıp geçiyor prova nasıl bittiğini anlamıyoruz derdim ama su gibi akıp geçen bir de gözyaşlarımız oluyor. Belleğimizden kalkan örtüler ile yüzleşmeler ağır yaşanmadı değil hani. Buradan geri dönemeyiz artık! Ya özgürlük ya özgürlük! Jean Genet’in hizmetçi kız kardeşi Claire bizi andı demek ki. Yemek yememiz lazım. Güçlü olmak için. Neşelenmeli, şarkılar söylemeliyiz.

Kavgaya ve Dönüşüme dört kala…

22.10.2025

“Özgürlüğümü çok seviyorum. Geç buldum, hemen kaybedemem.”

Monique Bellegueule

Biz yine Onur’suz başlamıştık ki teknik akışa yakalandık Onur’a. Ve Marke Onur’dan sahneyi devrettik Onur’a. Teknik akıştan sonra Monique’in kavgasının ve değişiminin anlarını ya da gerçekliğinin bıraktığı izlerin kayıtlarını takip edeceğimiz oyun fotoğraflarımızı çekecek olan Orçun Kaya’nın da gelmesi ile akışımız başlıyor. Onur’un meşhur ‘Tavada ekmeğini’ kapıyor Orçun da böylece. Onur kendi metnini yazmaya başladı fırsattan istifade “ata binerdik, rugby oynardık” falan… Neler, neler… Ev işlerinden bunalan ve yorulan Onur çareyi bulaşık deterjanını içmekte bulunca zalimce gülüyoruz tabii haline. Neyse ki deterjanı değil de pişirdiği ekmeği yedi de ev hanımı aparatımız hala hayatta ve onun emeğini hala temellük edebildiğimiz çark dönüyor. Emek varsa Patron mutlu! Çarklar duracak Monique’ler özgür olacak! Slogansız geçmeyelim, alıştık ne de olsa. Paris’in kraliçesi çıkageliyor… Hepimiz şaşkın, ağzımız açık izliyoruz onu, dönüştüğü insanı. O ise neşeli. Devrimin neşeşi… Takip etmeye çalışıyoruz takip ışığı ile ama yakalatmıyor da ışığa kendini ve dileriz tekrar mahkum da ettirmez o ışığa kendini. Gerçi Kraliçe “Kontrol bende, kuralları ben koyuyorum” diyor. Edouard Louis de “Aşk, ömrü boyunca, daima emir verilen ya da emir alınan, iktidar ilişkilerinin asla askıya alınmadığı bir alan olmuştu.”* diye de ekliyor. Olsun, özgürlüğün çağrısı onu cezbediyor artık! Fotoğraf çekimi bitiyor, biz de ikinci genel provamıza geçiyoruz. Yücel ve Asrın’ı karşılıyor yok mekanın ev sahibi Onur Louis ıslıklı şarkıları ile.  Bu günü de kapatıyoruz böylece…

Kavgaya ve Dönüşüme üç kala…

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.64

23.10.2025

“Bir dönüşüm başka dönüşümlere de sebep olur.”

Edouard Louis

Onurlu bir teknik akış aldık her anlamda. Keyifler yerinde. Son genel provamızı yapacağız. Takip ışığı da artık Onur’u yakalayabildiğine göre bundan sonra ışığı Paris’in Kraliçesi düşünsün… “Bazı ‘es’ler  çok iyi, havada duruyoruz hep birlikte” derken Onur, bizi de havada tutuyor ezgisi ile. Dumlu ‘ki’leri ile mest oluyoruz ve de.

 

“Ne güzel söyledin Onur ” demeden geçmeyelim de!

 

Teknik akışa şive katan Onur’u anlamakta zorlansak da o ‘kocayı kovuşu’ nerede görsek, duysak tanırız.

“Nasıl vuraayiii, nasıl vuraayiii. Dan dan dan… Aalaaayiii, dısarda aalaaayiii.” Kocadan kurtulunca Monique üçüncüye biz de üçüncü genel provamıza geçiyoruz böylece. Bugün seyirci koltuğumuzun potansiyel kaçakları Bengi, Pelin, Meryem, Damla, Ümran ve Betül. Ya çoktan kaçtılar ya da kaçacaklar çarpışmadan sonra durak Şato’ya…

“Duvara çarpa çarpa götürüyor bizi.” KA

Kavgaya ve Dönüşüme iki kala…

 

24.10.2025

“Sakın pes etme. Teslim olma. Pes etmek yok!”

Monique Bellegueule

Onur gelmeden gizlice teknik detaylara bakmak için erkenden buluştuk, hem hazırız hem heyecanlı. Onur’un gelmesi ile son kontrolleri yapıyoruz derken… Şişe yok! Oyun şakası mı bu? Kim aldıysa versin zıkkım şişemizi! Yok, her yere baktık. Ama yok. Neyse, koştur koştur yenisini yaptık ve sonra eskisini de bulduk. Eski kocanın zıkkım şişesi… Eski meski ama hala dert hala tasa… Neyse ki  Monique  pes etmiyor, teslim olmuyor. Çok kararlı!

Son 4 dakika…

ve ıslıklı şarkılar ile seyircili genel provamız başlıyor!

Yarın bizimle -elbette Monique ve Edouardsız olmaz- bir yolculuğa çıkacaksınız. Yok mekandan Şato’ya giden. Sanmayın ki Şato son durak. Monique için de hepimiz için de bir ara mekan. Sınıf şiddetiyle sınırlandırıldığımız bir mekan. Ama Olsun, yine de değişme isteği taşıyoruz ya… Bir gün  o duvarları da sınırları da yıkacağız ve Şato’nun da ötesine geçeceğiz!

İyi yolculuklar kaçaklar.

Kavgaya ve Dönüşüme bir kala…