blueScat
Bir yüksek katlı rezidansta bir asansör. İş çıkışı dairelerinin bulunduğu kata doğru asansörle çıkmaktadırlar. Asansör ara katların birinde aniden arızalanıp durur. Birbirini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek kurtarılmayı beklerken birbirleriyle konuşmadan, temas etmeden, duymadan monologlarını terennüm ederler: bu terennümde korkuları, kaygıları, travmaları barınır.
Bira Fabrikası, Dıkşın: Büyük Şans (Bigshoot), Ağaçların Kokusu adlı oyunları moda sahnesi’nde oynanan Fildişi sahilli yazar Koffi Kwahule Bluescat oyununda bir kadın ile bir erkeği buluşturur. Bir mekân ve zamana sıkışmış bu kadın ve erkek birbirlerine zorunludurlar. Ancak bu sonsuza kadar sürecek bir zorunluk değildir. Kadın kendine çizilen kaderi kabul etmeyecek, bu çemberin dışına çıkacaktır, biraz kanlı bir yolla olsa da.
Yazan: Koffi Kwahule
Çeviren: Cemile Özyakan
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Kostüm Tasarımı: pcfg
Koreografi: Dilan Yoğun
Görsel Tasarım: Cansu Köksal-Osman Kürşad Tuncer
Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan
Fotoğraflar: Orçun Kaya
moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse
Asistanlar: Mesut Karakulak-Öykü Eraslan-Yaren Esin
Koreografi Asistanı: Ece Çamlı
Oynayanlar:
Ezgi Çelik – Caner Cindoruk
Oyun Süresi : 60′
PROVA NOTLARI
30.03.2026 – Prova Günlüğü
Bir süredir heyecanla beklediğimiz Blue-S-Cat oyunumuzun provalarının ilk gününden bildiriyorum: Duyduk duymadık demeyinnn…
Son günlerde bütün İstanbul’u etkisi altına alan yağmur, bugün de aynı istikrar ve iradeyle yağmaya devam etti, yağmur çamur demedik, oyunumuz için sahnede bir araya geldik. Caner Bey prova saatini erken sanıp dükkan açılışına gelmiş, hoş gelmiş. Tatlı bir tebessümle selamlaştık ve büyük salonu prova için hazırlamaya niyet ederek aşağı indik. Sahne prova için hazır olunca, e hadi artık başlayalım diyerek masanın etrafına toplaştık.
KA tahtaya asmış olduğumuz Blue-S-Cat afişi üzerinden metnin adındaki oyunsuluktan bahsetti.
Farklı farklı kelimelerin anlamlarından, anlam öbeklerinden geçerek Blue-S-Cat’in anlamına geldik. İki tane bilindik karakterin değil, iki cinsin oyunu, birbirlerini nasıl etkilediklerine dair…
Yüksek bir binanın orta katlarında kalan bir asansörün içinde bir kadın ve bir erkek…
Fanon, Kolonizasyon sürecinde kolonileşmiş varlık, şiddet göstererek özgürleşir diyor. Kimseye huzur yok yani, erkek de üzerine düşen sorumluluklardan kaçamaz.
Dilin ne kadar kaygan olduğuna dair konuşuyoruz, bedenin duyguları nasıl yansıttığından bahsederek. Oradan dansa ve müziğe gidiyor konu…
Bir projeksiyon var, arka duvarı kaplayan. İstanbul görüntüsünden bulutlara kadar çıktık durduk, kadın ve erkeğin mücadelesi gibi arkada tasarlanan.
Afiş tasarımından, metnin isminin seyirci tarafından nasıl anlamlandırılacağına giden bir sohbet dönüyor. Sohbetin koyulaştığı yerde de Mesut çayları getiriyor, sanki planlamış gibi.
KA: O kadar zamanında geldi ki bu çaylar.
Çay eşliğinde Koffi’den bahsediyoruz biraz, metnin içine daha da giriyoruz, metin de bizi dünyasına yavaş yavaş kabul etmeye başlıyor…
Sonra afiş için fotoğraf çekimine, gerekli efektlere ve kostüme dair konuşuyoruz…
“Kendine masal anlatmayacaksan kendine masal anlatmayacaksın, her şeyi anlatsan da masal anlatmayacaksın” (kahkaha sesleri yükselir)
KA: Çok doğru.
Anlatmanın kendisi politik olan, o sistemin dışına çıkıp o aklı üretmek aslolan. Siz insan evladısınız ve bunu çözebilirsiniz, bana büyük öğretmenlik yaptırtmayın diyor işte Koffi. Siz habire vaaz bekliyorsunuz, bunu yapmayın diyor bize metin. Sen bul, sen gezin oyun içinde diyor. Bu oyun herkeste farklı yankılanacak. Onu bulun. Özerklik, özgürlük çok konuştuğumuz ama kimsede olmayan bir şey, nasıl özgür olacağız?
Bütün gün yağan yağmur misali su gibi aktı gitti bugün, yarın görüşmek üzeree…

31.03.2026 – Prova Günlüğü
Ayın son günü, provamızın ilk dakikalarından selamlarr…
Rampapapa rampapapa rampa ve bir ve iki… Hep bir şey bir şeyi getiriyor… Bir yerdeyiz ve her yerdeyiz. Bizi asansörden sonsuzluğa sürükleyen, kadın ve erkeğin buluştuğu o an. Dansımızın provasıyla başlıyoruz günümüze.

Orçun abi gelmiş profesyonel çekimler için, asansör dekorumuz bizimle ve spot ışıkları oyuncularımızın üzerinde. Deklanşör sesleri eşliğinde seyirlik bir gelgite doğru…
Nefesim kesildi, öfkelendim, nefes alıp o âna döndüm.
Kadınların çok eğlendiği, erkeklerin başlarını önüne eğdiği birtakım anlara şahitlik edip güldük biraz. Bu dengeler değişebilir tabii, kim bilebilir?
Kayıp… Arzu nesnemiz… Yerine koymaya çalıştığımız… Biraz da psikanaliz üzerine düşünelim.

Bugün favori misafirimiz geldi, Nazlı. Bir dostun sevgili yol arkadaşı. Öyle mutlu ki, kuyruğunu sallaya sallaya bir oraya bir buraya gidişinden belli keyfinin yerindeliği. Herkes onu çok seviyor, Nazlı kendi ışığıyla parlıyor.
Hazır mıyız peki? Afiş için fotoğraf çekilecekti hani… Pozlar oyunculara gösterildi, ışık ayarlandı ve karanlıklar içindeyiz, ay ışığı altında sanki. Şu taraf mı daha iyi? Ama orası karanlık. Öyleyse en iyisi ışığa doğru bakmaktır.
Padam
Ve sosyal medyada kullanılacak fotoğraflarımız hazır.
Mélidésha hep ne der
Bugün de bitti
Mélidésha hep ne der
Yemek yemeli
Yarın görüşmek üzere…
Günün şarkısı: Ahmad Jamal – Old Devil Moon
Günün psikanalisti: Bruce Fink
01.04.2026 – Prova Günlüğü
Haftanın ta ortasından, provamızın üçüncü gününden merhabalar efenim!
Tekrardan hatırlayalım: Son-ki-üç, go…akıyor…soll, sağğ, soll… Üstüne git, bedenini karşıya al. Küçük küçük adımlarla döndür kendini, sağ ayağın hop arkada…
Dansımızın provasıyla devam…
Caner: Aslında pek bir şey yapmıyorum, sadece yön veriyor gibi oluyorum.
Dilan: Ama o küçük hareketle bile bütüne güç vermiş oluyorsun.
İşte oldu. Cinslerin uyumu, dansın büyüsü ve hareketlerin geçişkenliği.
Titizlikle planlanmış doğaçlama…
“Cassavetes’in yönetmenliğini yaptığı ilk film Shadows (Gölgeler,1959) için eleştirmenler, filmdeki doğaçlamaları, esnek ve sallapati bir süreç olarak değerlendirerek, filmin asıl vurgusunu kaçırmışlardır. Oysa Ventura, Cassavetes’in sinemasına hakim olan doğaçlama anlayışı ile anlatılmak istenenin, Jazz müzikteki doğaçlama vurgusuyla aynı olduğunu vurgular: ‘Titizce oluşturulan fakat özgürce icra edilen bir bütün’ (Ventura, 2011, s. 12).”*
Nereden çıktı bu alıntı demeyin, manidar bir karşılaşma diyelim.
Ve sizin henüz bilmediğiniz o malum şarkımız, bizim şarkımız… Salınıyoruz, kendimizi blues’un akışına bırakıyoruz.
Bir daha, bir daha, bir daha…
Şarkıyı deşifre edelim, sahnede gezinelim, her karışın bizimle olduğunu hissedelim.
Beni kendine çekti, merkezde buluştuk. Bir-ki-üç, bir-ki-üç, bir-kiiii-üç…
Hareketin hiç boşluğu yok, bir şeyi hüpletmek gibi…
Rampampam rampaaaa, rampampam bambam…
Sakinlik, kendinden eminlik ve şovvv…
Okuma provalarına devam ediyoruz, yoğun ve daha da derinine girerek…
Dilin manipülasyonunun öncesi, bedenin hikâyeyi anlatması.
KA: Gitarla saksafonun müziği gibi de duyuluyor. Koffice.
Bir daha…
Korkunun egemenliğine girmemiz lazım ki, bize anlamsız gelen bi’ hıza ulaşalım.
Bunların hepsini yaptım mı?
Belirsizlikler ve kılıflar… Anlamlar ve boşluklar…
Ekonomi belası, sayılar ve yüzdeler… Acılar, taciz, şiddet ve korku.
Kötü niyet insanın hem bildiği hem de bilmemeyi seçtiği bir bilinç hâlidir der Sartre.
Mauvaise foi.
Kendini aldatmak dediğimiz şey işte tam da bu; bile isteye görmemek.

Uyumlu, tatlı, bir aşk hikâyesi mi izleyeceğiz yoksa? Melodi tutturuyoruz, yana doğru ve arkaya. Senkron ve asenkron…
Kimse var mı? Kimse yok mu?
Tık yok, hareket büyüdü. Ne demek? Sessizlik.
Sessizlik de problem üreten bir şey.
KA: Koffi konuşmaya başladı, işte şimdi eğlence büyüdü. Koffi konuşmak lazım, okuyunca olmaz.
Durduramadığı bir çıkarımlar dünyası…
Üçte biri bitti, yani bitti derken ne olduğunu gördük.
Ya şey olsaydım, onlardan biri…
Diyalogların anlamına dair konuştuk, e biz de kendimize birtakım manalar çıkardık. Sizin neler düşüneceğiniz size kalmış, sonuçta elmalarla armutları, armutlarla elmaları karıştırmamak lazım.
Şayet bu bir devrimse, bu devrimi yaptıran şey korkumuz mudur?
Daha mı çok anlıyoruz şimdi oyunu…
Arzular bir hayal oldu… Yarın görüşmek üzere…
Günün şarkısı: Zeki Müren – Gizli Aşk Bu
Günün kitabı: Herbert Fingarette – Kendini Aldatma
*John Cassavetes Sinemasında Gerçekliğin Üretimi, Diyaloglar ve Görüntüler Üzerinden Bir Değerlendirme – Fırat Osmanoğulları & Didem Mutlu
02.04.2026 – Prova Günlüğü
Selamlar selamlar…
Isınmalarla başlıyoruz, dansımıza ve sahnemize…
Nasılsınız? Hadi. El sıkıştık ve bir hatırlayalım, sonra koreografimizin devamına bakalım.
Çok iyi oldu. Motivasyonlar yüksek, övgülerle çalışıyoruz. Ne de iyi kavrıyoruz hareketleri, akışa kendimizi kaptırıyoruz, odağımızı hep anda tutarak.
İkimiz aynı anda hareket ediyoruz. Bir öne, bir arkaya, sonra da öne bakarken birlikte arkaya… Çok basit, daha öncekiler gibi değil.
Nefesss…. Nefess…
Hollywood… Hananahanana ha…
Bir arada ve güçlüyüz.
Rölöve, yana doğru akıyoruz…
Naif bir dönüş, yumuşak.
Çiçekli, motifli hareketler…
Bu çizginin şu tarafı bizim yolumuz… Şarkının yarısı bitti bile.
Işıklar kapandı, oyuncular yerlerini aldı… Dans provamız bitti anlayacağınız, metne geri dönüyoruz…
Seni uyarıyorum…
Devam… Sonra başa dönelim.
Kadın akışkan Blues müziği gibi, erkek ise noktalı Scat.
Dan, kendine dan, bir an geliyor fark ediyorsun durumu.
Sana güvendim, sana sığındım, orucumu senin rızanla açtım.
Bir, iki, üç ve baştan, erkeği alalım, sonra tekrar baştan.
Sahnede diva olmak? Parlamak için yanındakini unutmak! Oysa oyun iyi olursa herkes zaten sana bakacak.
Hep hayatta mı kalacağız? Onun gerilimiyle mi yaşayacağız? Evet öyle olacak sanırım, huzur ancak öyle geliyor.

Herkesi canavarlaştırıyor sistem, sürekli mücadele modundayız, hayatta kalmak için vahşileşiyoruz. Biraz da kapitalizme dair düşünelim… Aman ha kopma oyundan, koparsan koparsın…
Aklını ve gücünü cebine sıkıştırmış bir adam.
Üstümüzü başımızı dağıttık. Zamanı, mekânı, bulunduğumuz durumu unutarak hareket ettik…
Kendimizi kaybettikçe hatırlıyor, hatırladıkça da kayıp mı ediyoruz acaba?
Birbirlerine bakmadan birbirleriyle konuşuyorlar gibi…
Sıyırsınlar o zaman… Görüşelim tekrardan…
06.04.2026 – Prova Günlüğü
Üç günlük aradan sonra işte buradayız! Oyuncularımız ve koreografımız sahnemizi çok özlemiş olacak ki, erkenden geldiler. Güne yüksek enerjileri ve bu enerjiden doğan güzel bir sohbetle başladık.
Meydan sahnemizde şöyle bir tura çıktık, hayali asansörümüzün etrafında gerildik, eğildik, kalktık, bi’ de baktık ısındık.
Bir ki üç poz bir ki gör…
Bir ki üç fıtfıt, sol sağ fıtfıt gör…
Dilan: Ezgi çok iyi dans edeceğinin farkında mısın?
Ezgi: Onu biliyorum canım. (tatlı gülüşler)
Daha duyumsal bir aşamaya geçince daha iyi olacak.
Kelimeyle beden çok eşleşiyor, ivme vermek, göndermek diyelim.
Hissetmek için birkaç kere daha akın.
İlk durağımıza, sınırlarla belli ama tam da var olmayan asansörün ortasından geçerek gittik, Casper misali. Olur böyle şeyler deyip tekrar aldık. Çünkü bizden önemli değil efenim, nedir yani? Yeni baştan, olmadı baştan ve sonra tekrar baştan alırız…
Ayağımızın altında bir sakız var ve o sakızın gözükmemesi lazım gibi, yersel bir enerjiyle ilerlemek ama aynı zamanda bedeniniz göklere de çıkartıyor sizi, epizot bir ilişki var.
Nasıl bastığımızla ilgileneceğiz.
Tüm pozlar da akışkan, bunu fikirsel olarak kavrayalım.
Dilan: Blues’unu çıkar.
Caner: Hocam çıkaramam şimdi, nasıl çıkartayım?
Ne kadar esprili bir ekip olduğumuzu söylemiş miydim? Öyleyiz! Çalışırken bolca eğlenmeyi de es geçmeyiz. Hayat bu, ya gülmeden yitip giderse…
Hareketi hareketin içinde deşifre etmek, hareketi fikirle deşifre etmeye çalışınca beden stop’luyor.

Olacak, olacak… Olacak o kadar.
Nefes geldi bedenlere.
Provamıza dönüyoruz.
İspanyol tutkusu, Akdeniz ateşi…
Yol tarifleri, Halil Ethem Sokak, Ziraat Bankasının yanında, yukarı çıkacaksın abi, aynen doğru, o bina…
Karizmatik bakışlarımızla karşınızdayız.
Üç tane yetmeyen cümle, melodik müzikal gibi de… İlk ifade ile yetinemiyor, birini daha arıyor.
KA: Bence çok komik ama seyirciyi bilmiyoruz.
Kostümler geldiiiii, buyurun gelsinler seçileceklerr…

Veee… Kostümler ef-sa-ne! Bu harikalığa dair fotoğraf da eklemeyeceğim, alınmaca gücenmece yok; ilk karşılaşma anınızda yaşayacağınız şölene mâni olmak istemem çünkü.
Caner: Takımın arkası da iyiymiş, seyirciye arkam dönük mü oynasam? 🙂
(Kostümlerin arkaları bile düşünülmüş, daha ne olsun efenim?)
Ufak çaplı horonlar tepildi, Oflu sayımıza dair konuşuldu, güldük eğlendik be, yerimizdeydi işte keyfimiz.
Hepimiz ortalamanın içindeyiz. Nasıl avangart sanat yapacağız? Biraz da sanatın üretilme koşullarına ve kimlerin ne ürettiğine dair konuşalım…
Anılar aksın şimdi de; hayret ve dehşetle karışık bir halde dinlenilsin. Sonunda olağan bir sessizlik ve sesle provaya geri dönüldü.
Erkek egemen sistem içinde dile geliş, onun içinde arzuya bakmaya çalışış, korkuyla birlikte ondan kurtuluş.
Dağıt, sonra toparlarız.
“İşte sen de beni herkesin yaptığı gibi korkularımla marine ediyorsun.” Problemin farkında, yani özgürlüğe çok yakın.
Gelgitli oyun hakikati yapılandırır.
Günlüğümüze bir şiir molası, öhö öhö:
Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!
Orhan Veli Kanık
Kim kimi nerede ne kadar anlar?…
Yeni kent, yeni mekanlar, aynı zamanda yeni insanlar da yaratır… Aynı apartmanda yaşayıp birbirini hiç tanımıyor insanlar. Bunun bir insan yarattığını da düşünelim. Bu kentlerin önerdiği bir insan ilişkisi de oluyor, birbirinden kopuk kutularına konmuşlar. Yaşamak değil de ele geçirilmek gibi. Böyle yaşamamızı isteyenler bizi ele geçirmişler sanki. O bir hayat öneriyor, biz de mecburen yaşıyoruz. Bir tür konserve etkisi.
Kentlerden, kapitalizme, oradan da felakete…
“İşte, ben felaket olaylarının ardından kamu alanını hedef alan, ayrıca felaketleri ‘heyecan verici piyasa fırsatları olarak’ gören bu örgütlü saldırıları ‘felaket kapitalizmi’ diye nitelendiriyorum… Kapitalizmin bu fundamentalist biçimi yol almak için daima felaketlere ihtiyaç duymuştur. İşi kolaylaştıran felaketlerin ve şokların giderek büyüdüğü ve şok etkisini artırdığı da çok açık bir gerçekti.”*
KA: Bir şey diyeceğim, bugün yeter bu kadar prova.
Yarın görüşürüz di mi? Görüşür müyüz yarın? Görüşelim yarın…
*“Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” (Naomi Klein)
07.04.2026 – Prova Günlüğü
Selçuk abi: Yetinirsen olur aslında, yetinmezsen bir şey olmaz.
Selçuk abinin hoş sohbetiyle başlıyoruz günümüze, hayattan ve sanattan bahsederek.
Ve dans provamız için aşağıya iniyoruz.
Zaman zaman bir şeyler değişebilir ama bilin ki ilerlemek gerekir. Ramp ve ramp ve tam ram ram…

Güzel transfer yaptın, yaptıkça bir şeyler çözülüyor bedeninde… Oyun içinden anları fırlatmak ve oyuna dönüş…
Sizden önce birinin yıkımı olması gerekir burada. Bir yıkım üzerine inşa edilmiş bir rezidans ve bu iki karakterin bile isteye haberi yok olanlardan.
Kendini kandırma zemini var… Dünyayı görmemek, dünyaya gözlerini kapatmak bu sistemin yarattığı insan tipi; bu sistem ancak bu şekilde devam edebilir. Sistemin içinde iki tane varlık, sistemin belirlediği şekilde rollerini devam ettiriyor bir yere kadar.
Devleti yutmuşluk…
Bugün de bir fıkrayla mola vermek isteriz:
Bir adam balıkçı kasabası gibi bir yere tatile gidiyor, bir balıkçı var kendi halinde, yiyeceği kadar balık tutan. Geliyor, gidiyor adamımız, huzursuz, bir diyeceği var… Sonra duramıyor tabii, balıkçıya yaklaşıp “Neden her gün üç tane balık tutuyorsun?” diyor. Balıkçı dönüp “Yiyeceğim kadar tutuyorum, kaç tane tutmamı uygun görürdünüz?” diyor. “Yirmi tane tutsana.” diye kendince bir öneride bulunuyor adamımız, “Yirmi balığı ne yapacağım?” diyor balıkçı. “Satarsın işte.” diyor adam, “Fabrika kurarsın, çok para kazanırsın…”. “E sonra peki?” diyor balıkçı. Adam, “Buraya tatile gelirsin.” diyor, “E ben burada yaşıyorum zaten.” diyor balıkçı…
Ya işte efenim! Adamlar ve balıkçılar. Diyorlar ve noktalar…
Sonra biraz maziden bahsedildi, günlük hatıra dozumuzu aldık, oh bi’ kendimize geldik dedik ve oradan sorulara geçtik…
Yas tutamazsak ne olur peki? Melankoli ve sonsuz kayıp, defteri kapatamamak ve arafta kalmak…
Kendini yaşamaktan kurtarıp yasın ekonomisine dönüyor mesele, asansörde kalmanın bize şöhret olarak dönecek olması, felaketseverlik…

Kendi gerçekliğine dönüş peki? Ona ne demeli? … “Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim…”* Bu alıntıyı da buraya bırakayım, bir şey olduğundan değil de öyle içimden geldi diye.
Hızımızı alamayıp oradan da tiyatronun gerçekliğine dönelim… Nedir tiyatro? Sanat bize ne verir? Uzlaşmayan zamansal, mekânsal ya da fikirsel şeyleri bir araya getirendir tiyatro… Dramanın güzelliği de bu işte, lineer neden-sonuç ilişkisi olmak zorunda değil. Belki de biz neden-sonuç ilişkisini bulmaya çalışırken tek boyutlu bir yerde kalıyoruz, yine belki de sanat bizi bundan kurtarıyor.
“Döne döne” Bağdat bulunurmuş, biz kendimizi yok oluşta bulduk. “İyi bir imaj çizmek için rol yaptık ama yas tutmadık.” Biz bu yok oluş karşısında ne yapacağız?
Kokusunu alıyoruz. Provanın sonuna doğru yaklaşıyoruz…
Dip not: Bu oyunda diksiyon şivesi kullanılmaktadır.
Kitap önerisi: “Karşılıklı Yardımlaşma” (P. A. Kropotkin)
Oyun önerisi: “Işıltılı Haşereler”
*“Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları” (Şükrü Erbaş)


