blueScat
Bir yüksek katlı rezidansta bir asansör. İş çıkışı dairelerinin bulunduğu kata doğru asansörle çıkmaktadırlar. Asansör ara katların birinde aniden arızalanıp durur. Birbirini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek kurtarılmayı beklerken birbirleriyle konuşmadan, temas etmeden, duymadan monologlarını terennüm ederler: bu terennümde korkuları, kaygıları, travmaları barınır.
Bira Fabrikası, Dıkşın: Büyük Şans (Bigshoot), Ağaçların Kokusu adlı oyunları moda sahnesi’nde oynanan Fildişi sahilli yazar Koffi Kwahule Bluescat oyununda bir kadın ile bir erkeği buluşturur. Bir mekân ve zamana sıkışmış bu kadın ve erkek birbirlerine zorunludurlar. Ancak bu sonsuza kadar sürecek bir zorunluk değildir. Kadın kendine çizilen kaderi kabul etmeyecek, bu çemberin dışına çıkacaktır, biraz kanlı bir yolla olsa da.
Yazan: Koffi Kwahule
Çeviren: Cemile Özyakan
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Kostüm Tasarımı: pcfg
Koreografi: Dilan Yoğun
Görsel Tasarım: Cansu Köksal-Osman Kürşad Tuncer
Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan
Fotoğraflar: Orçun Kaya
moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse
Asistanlar: Mesut Karakulak-Öykü Eraslan-Yaren Esin
Koreografi Asistanı: Ece Çamlı
Oynayanlar:
Ezgi Çelik – Caner Cindoruk
Oyun Süresi : 60′
+18
PROVA NOTLARI
30.03.2026 – Prova Günlüğü
Bir süredir heyecanla beklediğimiz Blue-S-Cat oyunumuzun provalarının ilk gününden bildiriyorum: Duyduk duymadık demeyinnn…
Son günlerde bütün İstanbul’u etkisi altına alan yağmur, bugün de aynı istikrar ve iradeyle yağmaya devam etti, yağmur çamur demedik, oyunumuz için sahnede bir araya geldik. Caner Bey prova saatini erken sanıp dükkan açılışına gelmiş, hoş gelmiş. Tatlı bir tebessümle selamlaştık ve büyük salonu prova için hazırlamaya niyet ederek aşağı indik. Sahne prova için hazır olunca, e hadi artık başlayalım diyerek masanın etrafına toplaştık.
KA tahtaya asmış olduğumuz Blue-S-Cat afişi üzerinden metnin adındaki oyunsuluktan bahsetti.
Farklı farklı kelimelerin anlamlarından, anlam öbeklerinden geçerek Blue-S-Cat’in anlamına geldik. İki tane bilindik karakterin değil, iki cinsin oyunu, birbirlerini nasıl etkilediklerine dair…
Yüksek bir binanın orta katlarında kalan bir asansörün içinde bir kadın ve bir erkek…
Fanon, Kolonizasyon sürecinde kolonileşmiş varlık, şiddet göstererek özgürleşir diyor. Kimseye huzur yok yani, erkek de üzerine düşen sorumluluklardan kaçamaz.
Dilin ne kadar kaygan olduğuna dair konuşuyoruz, bedenin duyguları nasıl yansıttığından bahsederek. Oradan dansa ve müziğe gidiyor konu…
Bir projeksiyon var, arka duvarı kaplayan. İstanbul görüntüsünden bulutlara kadar çıktık durduk, kadın ve erkeğin mücadelesi gibi arkada tasarlanan.
Afiş tasarımından, metnin isminin seyirci tarafından nasıl anlamlandırılacağına giden bir sohbet dönüyor. Sohbetin koyulaştığı yerde de Mesut çayları getiriyor, sanki planlamış gibi.
KA: O kadar zamanında geldi ki bu çaylar.
Çay eşliğinde Koffi’den bahsediyoruz biraz, metnin içine daha da giriyoruz, metin de bizi dünyasına yavaş yavaş kabul etmeye başlıyor…
Sonra afiş için fotoğraf çekimine, gerekli efektlere ve kostüme dair konuşuyoruz…
“Kendine masal anlatmayacaksan kendine masal anlatmayacaksın, her şeyi anlatsan da masal anlatmayacaksın” (kahkaha sesleri yükselir)
KA: Çok doğru.
Anlatmanın kendisi politik olan, o sistemin dışına çıkıp o aklı üretmek aslolan. Siz insan evladısınız ve bunu çözebilirsiniz, bana büyük öğretmenlik yaptırtmayın diyor işte Koffi. Siz habire vaaz bekliyorsunuz, bunu yapmayın diyor bize metin. Sen bul, sen gezin oyun içinde diyor. Bu oyun herkeste farklı yankılanacak. Onu bulun. Özerklik, özgürlük çok konuştuğumuz ama kimsede olmayan bir şey, nasıl özgür olacağız?
Bütün gün yağan yağmur misali su gibi aktı gitti bugün, yarın görüşmek üzeree…

31.03.2026 – Prova Günlüğü
Ayın son günü, provamızın ilk dakikalarından selamlarr…
Rampapapa rampapapa rampa ve bir ve iki… Hep bir şey bir şeyi getiriyor… Bir yerdeyiz ve her yerdeyiz. Bizi asansörden sonsuzluğa sürükleyen, kadın ve erkeğin buluştuğu o an. Dansımızın provasıyla başlıyoruz günümüze.

Orçun abi gelmiş profesyonel çekimler için, asansör dekorumuz bizimle ve spot ışıkları oyuncularımızın üzerinde. Deklanşör sesleri eşliğinde seyirlik bir gelgite doğru…
Nefesim kesildi, öfkelendim, nefes alıp o âna döndüm.
Kadınların çok eğlendiği, erkeklerin başlarını önüne eğdiği birtakım anlara şahitlik edip güldük biraz. Bu dengeler değişebilir tabii, kim bilebilir?
Kayıp… Arzu nesnemiz… Yerine koymaya çalıştığımız… Biraz da psikanaliz üzerine düşünelim.

Bugün favori misafirimiz geldi, Nazlı. Bir dostun sevgili yol arkadaşı. Öyle mutlu ki, kuyruğunu sallaya sallaya bir oraya bir buraya gidişinden belli keyfinin yerindeliği. Herkes onu çok seviyor, Nazlı kendi ışığıyla parlıyor.
Hazır mıyız peki? Afiş için fotoğraf çekilecekti hani… Pozlar oyunculara gösterildi, ışık ayarlandı ve karanlıklar içindeyiz, ay ışığı altında sanki. Şu taraf mı daha iyi? Ama orası karanlık. Öyleyse en iyisi ışığa doğru bakmaktır.
Padam
Ve sosyal medyada kullanılacak fotoğraflarımız hazır.
Mélidésha hep ne der
Bugün de bitti
Mélidésha hep ne der
Yemek yemeli
Yarın görüşmek üzere…
Günün şarkısı: Ahmad Jamal – Old Devil Moon
Günün psikanalisti: Bruce Fink
01.04.2026 – Prova Günlüğü
Haftanın ta ortasından, provamızın üçüncü gününden merhabalar efenim!
Tekrardan hatırlayalım: Son-ki-üç, go…akıyor…soll, sağğ, soll… Üstüne git, bedenini karşıya al. Küçük küçük adımlarla döndür kendini, sağ ayağın hop arkada…
Dansımızın provasıyla devam…
Caner: Aslında pek bir şey yapmıyorum, sadece yön veriyor gibi oluyorum.
Dilan: Ama o küçük hareketle bile bütüne güç vermiş oluyorsun.
İşte oldu. Cinslerin uyumu, dansın büyüsü ve hareketlerin geçişkenliği.
Titizlikle planlanmış doğaçlama…
“Cassavetes’in yönetmenliğini yaptığı ilk film Shadows (Gölgeler,1959) için eleştirmenler, filmdeki doğaçlamaları, esnek ve sallapati bir süreç olarak değerlendirerek, filmin asıl vurgusunu kaçırmışlardır. Oysa Ventura, Cassavetes’in sinemasına hakim olan doğaçlama anlayışı ile anlatılmak istenenin, Jazz müzikteki doğaçlama vurgusuyla aynı olduğunu vurgular: ‘Titizce oluşturulan fakat özgürce icra edilen bir bütün’ (Ventura, 2011, s. 12).”*
Nereden çıktı bu alıntı demeyin, manidar bir karşılaşma diyelim.
Ve sizin henüz bilmediğiniz o malum şarkımız, bizim şarkımız… Salınıyoruz, kendimizi blues’un akışına bırakıyoruz.
Bir daha, bir daha, bir daha…
Şarkıyı deşifre edelim, sahnede gezinelim, her karışın bizimle olduğunu hissedelim.
Beni kendine çekti, merkezde buluştuk. Bir-ki-üç, bir-ki-üç, bir-kiiii-üç…
Hareketin hiç boşluğu yok, bir şeyi hüpletmek gibi…
Rampampam rampaaaa, rampampam bambam…
Sakinlik, kendinden eminlik ve şovvv…
Okuma provalarına devam ediyoruz, yoğun ve daha da derinine girerek…
Dilin manipülasyonunun öncesi, bedenin hikâyeyi anlatması.
KA: Gitarla saksafonun müziği gibi de duyuluyor. Koffice.
Bir daha…
Korkunun egemenliğine girmemiz lazım ki, bize anlamsız gelen bi’ hıza ulaşalım.
Bunların hepsini yaptım mı?
Belirsizlikler ve kılıflar… Anlamlar ve boşluklar…
Ekonomi belası, sayılar ve yüzdeler… Acılar, taciz, şiddet ve korku.
Kötü niyet insanın hem bildiği hem de bilmemeyi seçtiği bir bilinç hâlidir der Sartre.
Mauvaise foi.
Kendini aldatmak dediğimiz şey işte tam da bu; bile isteye görmemek.

Uyumlu, tatlı, bir aşk hikâyesi mi izleyeceğiz yoksa? Melodi tutturuyoruz, yana doğru ve arkaya. Senkron ve asenkron…
Kimse var mı? Kimse yok mu?
Tık yok, hareket büyüdü. Ne demek? Sessizlik.
Sessizlik de problem üreten bir şey.
KA: Koffi konuşmaya başladı, işte şimdi eğlence büyüdü. Koffi konuşmak lazım, okuyunca olmaz.
Durduramadığı bir çıkarımlar dünyası…
Üçte biri bitti, yani bitti derken ne olduğunu gördük.
Ya şey olsaydım, onlardan biri…
Diyalogların anlamına dair konuştuk, e biz de kendimize birtakım manalar çıkardık. Sizin neler düşüneceğiniz size kalmış, sonuçta elmalarla armutları, armutlarla elmaları karıştırmamak lazım.
Şayet bu bir devrimse, bu devrimi yaptıran şey korkumuz mudur?
Daha mı çok anlıyoruz şimdi oyunu…
Arzular bir hayal oldu… Yarın görüşmek üzere…
Günün şarkısı: Zeki Müren – Gizli Aşk Bu
Günün kitabı: Herbert Fingarette – Kendini Aldatma
*John Cassavetes Sinemasında Gerçekliğin Üretimi, Diyaloglar ve Görüntüler Üzerinden Bir Değerlendirme – Fırat Osmanoğulları & Didem Mutlu
02.04.2026 – Prova Günlüğü
Selamlar selamlar…
Isınmalarla başlıyoruz, dansımıza ve sahnemize…
Nasılsınız? Hadi. El sıkıştık ve bir hatırlayalım, sonra koreografimizin devamına bakalım.
Çok iyi oldu. Motivasyonlar yüksek, övgülerle çalışıyoruz. Ne de iyi kavrıyoruz hareketleri, akışa kendimizi kaptırıyoruz, odağımızı hep anda tutarak.
İkimiz aynı anda hareket ediyoruz. Bir öne, bir arkaya, sonra da öne bakarken birlikte arkaya… Çok basit, daha öncekiler gibi değil.
Nefesss…. Nefess…
Hollywood… Hananahanana ha…
Bir arada ve güçlüyüz.
Rölöve, yana doğru akıyoruz…
Naif bir dönüş, yumuşak.
Çiçekli, motifli hareketler…
Bu çizginin şu tarafı bizim yolumuz… Şarkının yarısı bitti bile.
Işıklar kapandı, oyuncular yerlerini aldı… Dans provamız bitti anlayacağınız, metne geri dönüyoruz…
Seni uyarıyorum…
Devam… Sonra başa dönelim.
Kadın akışkan Blues müziği gibi, erkek ise noktalı Scat.
Dan, kendine dan, bir an geliyor fark ediyorsun durumu.
Sana güvendim, sana sığındım, orucumu senin rızanla açtım.
Bir, iki, üç ve baştan, erkeği alalım, sonra tekrar baştan.
Sahnede diva olmak? Parlamak için yanındakini unutmak! Oysa oyun iyi olursa herkes zaten sana bakacak.
Hep hayatta mı kalacağız? Onun gerilimiyle mi yaşayacağız? Evet öyle olacak sanırım, huzur ancak öyle geliyor.

Herkesi canavarlaştırıyor sistem, sürekli mücadele modundayız, hayatta kalmak için vahşileşiyoruz. Biraz da kapitalizme dair düşünelim… Aman ha kopma oyundan, koparsan koparsın…
Aklını ve gücünü cebine sıkıştırmış bir adam.
Üstümüzü başımızı dağıttık. Zamanı, mekânı, bulunduğumuz durumu unutarak hareket ettik…
Kendimizi kaybettikçe hatırlıyor, hatırladıkça da kayıp mı ediyoruz acaba?
Birbirlerine bakmadan birbirleriyle konuşuyorlar gibi…
Sıyırsınlar o zaman… Görüşelim tekrardan…
06.04.2026 – Prova Günlüğü
Üç günlük aradan sonra işte buradayız! Oyuncularımız ve koreografımız sahnemizi çok özlemiş olacak ki, erkenden geldiler. Güne yüksek enerjileri ve bu enerjiden doğan güzel bir sohbetle başladık.
Meydan sahnemizde şöyle bir tura çıktık, hayali asansörümüzün etrafında gerildik, eğildik, kalktık, bi’ de baktık ısındık.
Bir ki üç poz bir ki gör…
Bir ki üç fıtfıt, sol sağ fıtfıt gör…
Dilan: Ezgi çok iyi dans edeceğinin farkında mısın?
Ezgi: Onu biliyorum canım. (tatlı gülüşler)
Daha duyumsal bir aşamaya geçince daha iyi olacak.
Kelimeyle beden çok eşleşiyor, ivme vermek, göndermek diyelim.
Hissetmek için birkaç kere daha akın.
İlk durağımıza, sınırlarla belli ama tam da var olmayan asansörün ortasından geçerek gittik, Casper misali. Olur böyle şeyler deyip tekrar aldık. Çünkü bizden önemli değil efenim, nedir yani? Yeni baştan, olmadı baştan ve sonra tekrar baştan alırız…
Ayağımızın altında bir sakız var ve o sakızın gözükmemesi lazım gibi, yersel bir enerjiyle ilerlemek ama aynı zamanda bedeniniz göklere de çıkartıyor sizi, epizot bir ilişki var.
Nasıl bastığımızla ilgileneceğiz.
Tüm pozlar da akışkan, bunu fikirsel olarak kavrayalım.
Dilan: Blues’unu çıkar.
Caner: Hocam çıkaramam şimdi, nasıl çıkartayım?
Ne kadar esprili bir ekip olduğumuzu söylemiş miydim? Öyleyiz! Çalışırken bolca eğlenmeyi de es geçmeyiz. Hayat bu, ya gülmeden yitip giderse…
Hareketi hareketin içinde deşifre etmek, hareketi fikirle deşifre etmeye çalışınca beden stop’luyor.

Olacak, olacak… Olacak o kadar.
Nefes geldi bedenlere.
Provamıza dönüyoruz.
İspanyol tutkusu, Akdeniz ateşi…
Yol tarifleri, Halil Ethem Sokak, Ziraat Bankasının yanında, yukarı çıkacaksın abi, aynen doğru, o bina…
Karizmatik bakışlarımızla karşınızdayız.
Üç tane yetmeyen cümle, melodik müzikal gibi de… İlk ifade ile yetinemiyor, birini daha arıyor.
KA: Bence çok komik ama seyirciyi bilmiyoruz.
Kostümler geldiiiii, buyurun gelsinler seçileceklerr…

Veee… Kostümler ef-sa-ne! Bu harikalığa dair fotoğraf da eklemeyeceğim, alınmaca gücenmece yok; ilk karşılaşma anınızda yaşayacağınız şölene mâni olmak istemem çünkü.
Caner: Takımın arkası da iyiymiş, seyirciye arkam dönük mü oynasam? 🙂
(Kostümlerin arkaları bile düşünülmüş, daha ne olsun efenim?)
Ufak çaplı horonlar tepildi, Oflu sayımıza dair konuşuldu, güldük eğlendik be, yerimizdeydi işte keyfimiz.
Hepimiz ortalamanın içindeyiz. Nasıl avangart sanat yapacağız? Biraz da sanatın üretilme koşullarına ve kimlerin ne ürettiğine dair konuşalım…
Anılar aksın şimdi de; hayret ve dehşetle karışık bir halde dinlenilsin. Sonunda olağan bir sessizlik ve sesle provaya geri dönüldü.
Erkek egemen sistem içinde dile geliş, onun içinde arzuya bakmaya çalışış, korkuyla birlikte ondan kurtuluş.
Dağıt, sonra toparlarız.
“İşte sen de beni herkesin yaptığı gibi korkularımla marine ediyorsun.” Problemin farkında, yani özgürlüğe çok yakın.
Gelgitli oyun hakikati yapılandırır.
Günlüğümüze bir şiir molası, öhö öhö:
Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!
Orhan Veli Kanık
Kim kimi nerede ne kadar anlar?…
Yeni kent, yeni mekanlar, aynı zamanda yeni insanlar da yaratır… Aynı apartmanda yaşayıp birbirini hiç tanımıyor insanlar. Bunun bir insan yarattığını da düşünelim. Bu kentlerin önerdiği bir insan ilişkisi de oluyor, birbirinden kopuk kutularına konmuşlar. Yaşamak değil de ele geçirilmek gibi. Böyle yaşamamızı isteyenler bizi ele geçirmişler sanki. O bir hayat öneriyor, biz de mecburen yaşıyoruz. Bir tür konserve etkisi.
Kentlerden, kapitalizme, oradan da felakete…
“İşte, ben felaket olaylarının ardından kamu alanını hedef alan, ayrıca felaketleri ‘heyecan verici piyasa fırsatları olarak’ gören bu örgütlü saldırıları ‘felaket kapitalizmi’ diye nitelendiriyorum… Kapitalizmin bu fundamentalist biçimi yol almak için daima felaketlere ihtiyaç duymuştur. İşi kolaylaştıran felaketlerin ve şokların giderek büyüdüğü ve şok etkisini artırdığı da çok açık bir gerçekti.”*
KA: Bir şey diyeceğim, bugün yeter bu kadar prova.
Yarın görüşürüz di mi? Görüşür müyüz yarın? Görüşelim yarın…
*“Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” (Naomi Klein)
07.04.2026 – Prova Günlüğü
Selçuk abi: Yetinirsen olur aslında, yetinmezsen bir şey olmaz.
Selçuk abinin hoş sohbetiyle başlıyoruz günümüze, hayattan ve sanattan bahsederek.
Ve dans provamız için aşağıya iniyoruz.
Zaman zaman bir şeyler değişebilir ama bilin ki ilerlemek gerekir. Ramp ve ramp ve tam ram ram…

Güzel transfer yaptın, yaptıkça bir şeyler çözülüyor bedeninde… Oyun içinden anları fırlatmak ve oyuna dönüş…
Sizden önce birinin yıkımı olması gerekir burada. Bir yıkım üzerine inşa edilmiş bir rezidans ve bu iki karakterin bile isteye haberi yok olanlardan.
Kendini kandırma zemini var… Dünyayı görmemek, dünyaya gözlerini kapatmak bu sistemin yarattığı insan tipi; bu sistem ancak bu şekilde devam edebilir. Sistemin içinde iki tane varlık, sistemin belirlediği şekilde rollerini devam ettiriyor bir yere kadar.
Devleti yutmuşluk…
Bugün de bir fıkrayla mola vermek isteriz:
Bir adam balıkçı kasabası gibi bir yere tatile gidiyor, bir balıkçı var kendi halinde, yiyeceği kadar balık tutan. Geliyor, gidiyor adamımız, huzursuz, bir diyeceği var… Sonra duramıyor tabii, balıkçıya yaklaşıp “Neden her gün üç tane balık tutuyorsun?” diyor. Balıkçı dönüp “Yiyeceğim kadar tutuyorum, kaç tane tutmamı uygun görürdünüz?” diyor. “Yirmi tane tutsana.” diye kendince bir öneride bulunuyor adamımız, “Yirmi balığı ne yapacağım?” diyor balıkçı. “Satarsın işte.” diyor adam, “Fabrika kurarsın, çok para kazanırsın…”. “E sonra peki?” diyor balıkçı. Adam, “Buraya tatile gelirsin.” diyor, “E ben burada yaşıyorum zaten.” diyor balıkçı…
Ya işte efenim! Adamlar ve balıkçılar. Diyorlar ve noktalar…
Sonra biraz maziden bahsedildi, günlük hatıra dozumuzu aldık, oh bi’ kendimize geldik dedik ve oradan sorulara geçtik…
Yas tutamazsak ne olur peki? Melankoli ve sonsuz kayıp, defteri kapatamamak ve arafta kalmak…
Kendini yaşamaktan kurtarıp yasın ekonomisine dönüyor mesele, asansörde kalmanın bize şöhret olarak dönecek olması, felaketseverlik…

Kendi gerçekliğine dönüş peki? Ona ne demeli? … “Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim…”* Bu alıntıyı da buraya bırakayım, bir şey olduğundan değil de öyle içimden geldi diye.
Hızımızı alamayıp oradan da tiyatronun gerçekliğine dönelim… Nedir tiyatro? Sanat bize ne verir? Uzlaşmayan zamansal, mekânsal ya da fikirsel şeyleri bir araya getirendir tiyatro… Dramanın güzelliği de bu işte, lineer neden-sonuç ilişkisi olmak zorunda değil. Belki de biz neden-sonuç ilişkisini bulmaya çalışırken tek boyutlu bir yerde kalıyoruz, yine belki de sanat bizi bundan kurtarıyor.
“Döne döne” Bağdat bulunurmuş, biz kendimizi yok oluşta bulduk. “İyi bir imaj çizmek için rol yaptık ama yas tutmadık.” Biz bu yok oluş karşısında ne yapacağız?
Kokusunu alıyoruz. Provanın sonuna doğru yaklaşıyoruz…
Dip not: Bu oyunda diksiyon şivesi kullanılmaktadır.
Kitap önerisi: “Karşılıklı Yardımlaşma” (P. A. Kropotkin)
Oyun önerisi: “Işıltılı Haşereler”
*“Ömür Hanım’la Güz Konuşmaları” (Şükrü Erbaş)
08.04.2026 – Prova Günlüğü
İşte o gün! Biletler satışa çıktı a dostlar, bu şanlı günden hepinize selamlar.
Her zaman olduğu gibi bugüne de “çok konuşulacak” dansımızla başlıyoruz efenim. Provalarımızı yaparken, dansın insan hayatındaki rolünden de bahsetmeyi es geçmiyoruz.
Dilan: Herkes dans etse dünya barışı gelir. Düşünsenize bütün dünyanın sirtaki yaptığını… Vibe’ınız çok iyi, prömiyerde enerjiniz uçacak, uçacak.

Ta daa!
Rimbamba rambamba dur döndür…
Ve koreografimizi sonuna kadar akıtıyoruz, şimdiden seyirciyle buluşacağı o büyülü anı düşlüyoruz. O da yetmezmiş gibi metnimizin de finalini görüyoruz bugün, ay ay ay ne de hızlı ilerliyoruz öyle, uyumumuz her anımıza sirayet ediyor ve keyifle çalışıyoruz.
Caner: Bu oyunun çok güzel bir seyircisi olacak.
Bugün tekrar tekrar o güzel seyircileri anıyoruz ve heyecanımızı katmerliyoruz.
Biz, bir anlam doğurmakla ilgileniyoruz. Güzellik veya çirkinlikle ilgili bir şey yapmıyoruz.
Hayattan anekdotlar paylaşılıyor, büyük bir dikkatle dinliyoruz. Sanatın ve sanatçının tarihi akıyor eş zamanlı olarak. Var olduğumuz kişilere, geçmişe ve geleceğe doğru yol alıyoruz. Usta-çırak ilişkilerinden söz edip gelinen son noktalara dair istişare eyliyoruz. Arzuladığımız şeylerin gerçekliğe kavuşması için, o arzularla geçirdiğimiz vaktin değerinden, sürecin öneminden konuşup küçük ve emin adımların yola katkılarına dair muhabbet ediyoruz.
Metne dönüyoruz sonra, sesin hikâye anlatıcılığındaki kolaylaştırıcılığından konu açılıyor.
Ses, yeni bir anlam üretme katmanı… Ses kolaylaştırıyor, ses kolaylaştırabilir, ses kolaylaştırır.
Sessizlik.
Bazen oyunun dışına çıkarken bile metnin tam içinde olabiliyoruz; içinde yüzüyoruz, arada kafamızı çıkartıp soluklanıp tekrar dalıyoruz.
“Sayılar elimizde değil, çünkü sayılar.”
“Bu yapılmaz, buna gülünmez. Her şeye güleriz ama buna değil.”
KA: İki büklüm ol ama eğilme.
Hocamızın oyun verirken söylediği bu cümle, zihnimizde tekrar ediyor; her tekrar, başka bir anlama tekabül ediyor. Ekleyelim diyoruz bunu notlara, bu notlara geçsin diyoruz.
Erkek zihniyetine hayret ediyoruz. “Yok yav” diyoruz ona, yok yav!… Kendinden bihaber bu cinse şaşırmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz.
Sayılar… İstatistik… Yüzdeler…
Geçtiğimiz mart ayında, yani 1 ayda, tam olarak 31 günde, 31 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 33 kadın da “şüpheli” bir şekilde ölü bulundu. Kadınların %66’sı evlerinde, yani kendilerini en güvende hissedebilecekleri alanlarda katledildi.*
Şimdi, 31 günde 31 kadının katledilmesi, 33 kadının “şüpheli” bir şekilde ölü bulunması başka, bütün kadınların yaşaması başka!
İstatistik acımasızdır!
Güneşli günler efenim, oyunumuza bekleriz.
*https://www.kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler
09.04.2026 – Prova Günlüğü
Bugün provamızı 13.00’te başlattık, KA da provaların başından beri nasıl bir dansa çalıştığımızı görmek için bizimleydi.
Daimi olan hoş sohbetlerimizle başladık ve dans provamız için büyük salona indik.
Birinci duraktan ikinci durağa geçtik, pozlarımızdayız… Hatırlayalım. İtalyan geçelim, hızlı geçelim. Koreografinin düzlem paternine bakalım.
Hizmetçiler oyununun dekoru önünde BlueScat asansörü… Tiyatronun göbeğinde, hikâyelerin içindeyiz, birbirine yaklaşan ve birbirinden çok uzak.
Buradaki statikliği hatırlayalım, sahil enerjisi yok, daha bina enerjisi var.
Ne güzel dünya… Oradayız ama sanki hiç olmamış gibi…
Oyuncunun da dans etmeyi unutup öykülemeye ihtiyacı var, oyun oynamaya ihtiyaçları var. Koreografimizde birtakım değişiklikler yapıyoruz. Çünkü bazen yolda yürürken yeni yollara sapmamız gerekir… Bütünü, parçalara bakarak tekrar değerlendiriyoruz.
Alışılmışın dışındaki metnimizin ezber zorluğundan bahsediyoruz aralarda; nedenselliğini müziğin üzerine yerleştiriyor metin. Bir şeyler elden kaçsın da istiyor zaten; hop buradayız, hop başka yerdeyiz. Bir yere saptı ve artık buradaki melodinin peşinden gitti, diğer tema hiç umurunda olmadı artık. Zor ama melodiyi yakalayınca ezber de akacak, yaşamak gibi…
Koreografiye ve metne dair konuşurken hikâyeye sıçrıyoruz, oradan da aşka geliyor konu. KA, aşkın ilk görüşte olduğundan bahsediyor bize, özellikle de Öykü’ye. 🙂
KA: Aşka biz karar vermiyoruz, böbrek üstü bezlerimiz karar veriyor. Aşk ilk bakıştadır. Değilse, bunu sevsem mi acaba diye öyle bakıyorsundur, ki o da aşk değildir zaten.
Görsel tasarımcımız Cansu da bugün aramızda, sahnenin arkasında olacak efektler için konuşuyoruz. Konu klişelere geliyor, hayattaki gerçekliğinden ve varlığından bahsediyoruz.
Cansu: Problemli yapıyı klişe ile açığa çıkartmak, rahatlığın rahatsızlığı…
Merhaba…
Bazı anlamlara dair konuşuldu; ne, neden, nasıl olur? Neyi amaçlar…
Sonuçta bana kalmış, ilk adımı atmak ya da atmamak…
Hop hop küt!

Kadının arzulanma makinesine dönmesi… Kişiye ait değil, sisteme ait bir şey. Kadını metalaştıran sisteme karşı çıkış, devrim çelişkili yerden gelecek…
Çelişip çelişip geldik yuvarlandık, hop özgürleştik…
Günlüğe ufak bir Koffi molası:
KA anlatıyor: “Koffi’nin yazmaya başlamasının sebebi, ailede on kişi olmaları ve sofrada sözün büyükten küçüğe doğru geçmesi; Koffi de en küçüklerdenmiş, konuşma sırası ona gelmediği için yazmaya başlamış.”
Aklıma, kalabalık aile çocuklarının aç kalmamak için hızlı yemek yemeyi öğrenmesi geliyor; sona kalan dona kalırmış ama Koffi ortalığı kasıp kavurmuş. Devrim midir bu? Sana dayatılan bir sistemin içinden, onların yöntemlerini kabul etmeyip farklı bir yöntem keşfedip aşmak ve büyümek.
Koffi’yi tanımak; başka bir dünyaya kapı aralamak, yeni bir dil öğrenmek, evren değiştirmek ve varlığın farklı tezahürleriyle karşılaşmak gibi. Bi’ o kadar korku dolu, bi’ o kadar zevkli, bi’ o kadar da umuda gebe.
Haftalık değerlendirme videomuz için röportajlar da yapıldığına göre bu hafta da bitti, bekleyiniz efenim, geliyoruzzz…
13.04.2026 – Prova Günlüğü
Sarılar ve turuncularla başladık güne; asistanlar arası günler içinde oluşan uyum.
Üç gün aradan sonra ve geçen haftadan gelen revizelerimizle karşınızdayız; yani değiliz aslında da, siz öyle düşünün, şimdiden bu harika dansımızın hayalini kurmaya başlayın. Naçizane bir öneri, yanlış anlamayın.
Pozlar iptal, akıyoruz.

Deşifre ettiğim videoyu göstereyim diyor Dilan oyuncularımıza, imaj gelsin diye de ekliyor.
Bir-ki-üç yaşa, bir-ki-üç yaşa!
Paternini öğrendik ya, bundan sonrası tekrar ve içselleştirme.
Sözsüz oyunumuzun provalarına başlıyoruz. Metinde şu ana kadar çalışmadığımız tek yer. Anlatımın en yalın hâli, sesten öncesi, sesin belirleyiciliğinden uzakta.
Sessizlik.
Bi’ tane Adem varmış, bi’ tane de Havva varmış… Bi’ yılan varmış, bu kadarmış, hayır bu kadarmış, hayır hayır bu kadarmış.

Elmayı yiyince çıplak kaldık, sonra da bi’ kahkaha patlattık.
Oyunun kendisi oyun havuzu gibi, oyunlar toplamı, oyun türlerinin bir araya gelmesi. Dans var, sözsüz oyun var, monolog var… Her şey burada abicim ablacım, gel gel gel, oyuna gel.
Şehirli adam ideolojiyi içselleştirmiş varlık demek, oportünist, her şeyin ortalaması bir adam.
Şehirli adamdan, kutsal aile safsatasına ve oradan da devlet kavramına…
KA: Aile ile devlet aynı yapıya sahip, ikisi de kavram ama gerçekte yoklar. Bu büyü gibi, hem var hem yok yapıyor.
Aile denilince bir tüketim kalıbı, akıl da devralıyorsun.
Sistem kendi hareketlerini istemiyor; ben sana şekil vereceğim, sakin ol diyor. Teslim ol, mutlu ol diye de ekliyor. Sistem diyor, öyle uygun görüyor, sürdürülebilirlik böyle inşa ediliyor.
Adem bir gün cennet bahçesinde yürüyormuş, iç sesi de bu!
Olabildiğince ağır çekimde düştük.
Vay vay vay vay…. Tanrı nerede, üst dairede mi? Tık tık tık, kimse var mı? Kimse yok mu?
Dilan: Ezgi artık dönüş profesörü.
Ezgi: On iki tane dönmem var hocam, biri eksikti, onu da partnerim ekledi.
Bol dönüşlü, yürümeli, danslı, sessizlikli günler dileriz efenim. Sağlıcakla kalın.
Günün Tanrısı: Bereket Tanrısı
Öneri kitaplar:
“İstatistik ile Nasıl Yalan Söylenir?” (Darrell Huff)
“Beyaz Yakalı Yaşam Tarzları” (Zehni Özmen)
14.04.2026 – Prova Günlüğü
“(…) felaketi yalnızca kötü yönetim, yanlış politik tercihler, yolsuzluk ya da otoriter aşırılıklar üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bunlar önemlidir, ancak sorunu tüketmez. Bunların altında daha derin bir yapısal dinamik yatar: sermaye. Sermaye yaşamı parçalayarak, tüketerek ve yeniden örgütleyerek genişler. Doğanın metalaştırılması, emeğin güvencesizleştirilmesi, kamusalın tasfiyesi ve toplumsal yeniden üretimin görünmez kılınması üzerinden işler. Dolayısıyla savaş, ekolojik kriz, kadınların bakım yüklerinin artışı ve sınırların ölüm bölgelerine dönüşmesi ayrı trajediler değil, aynı tarihsel sistemin birbirine bağlı momentleridir.”*
Bugünümüze de metnimize dair metinler okuyarak ve zihin cimnastiğimizi yaparak başladık.
Ezgi Hanım erkenden sahnemize gelip ezber için hazırlıklara başladı bile, ardından KA da aramıza katıldı ve Caner Bey de geldiğine göre provamız için stüdyoya inebiliriz.
Nasılız peki? İyi miyiz?
Her zamanki gibi çok iyiyiz efenim, zihinlerimiz dolu ama berrak, neşemiz yerinde, heyecanımız yük-sek-ler-de!
Metinleri şöyle bir köşeye koyduk, müziğimizi açtık ve kendimizi akışa bıraktık. Kelimelerin, cümlelerin kıyısında köşesinde dolaştık, ortada buluştuk. Metnin dehlizlerinden Koffi’yi hatırlayarak çıktık.
Koffi’nin tiyatrosunda seyirciyi görmek var. Onu görmek, iletişime geçmek…
KA: Koffi’nin keskin ve cesur bir kavrayışı var. Politikayı da çok iyi biliyor bence.
Ve devam…
Durduk mu? Durduysak panik yaparım.
Çaydanlığın altı biraz kızarmış gibi, çok mu kaldı ocakta?
Duramayacak, durduramayacak.
Kuşku duyulmayan yerden, kuşku duyulan varlığa dönüşmek.
Gevrek.
Melodi. Dur-duk, mu?!
Mecburen.
(bekliyoruz)
Anlıyorsun işte ‘bilader’, herkes gibi olduğunu.
Bu sıkışmaya, felaketten doğan krizi yerleştirebiliriz. Felaketlerde devletlerin yönetim aygıtları nasıl çalışıyorsa, bu insan da öyle. Devletin yönetirken kullandığı krizi hüpletmesi gibi.
Devletin krizden umduğu medetle bireylerin umduğu medet, form olarak aynı. Bir türü yok ediyoruz. Neden sakin ve rahat olamıyoruz? Neden hayatı sadece mücadeleden ibaret görüyoruz? Biz mi böyle görüyoruz, yoksa kapitalist sistem mi bizi bu noktaya getiriyor?
Açalım bi’ şarap, okuyalım bi’ şiir; düşünelim sonra, şimdiye ve ufka dair:
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Turgut Uyar
Huzur kavgada, huzur mücadelede. Sahiden, huzur kim için ve nerede?
Artık biliyoruz.
Az da olsa biliyoruz.
Doğru. Çok bilsek bu dünyayı böyle yaşamazdık.
Uçuş tamamlandı, kahramanımız aramızda.
İki cins bir arada kalınca, yüklenmiş rollerden konuşmaya başlıyorlar. Roller dağıtılmış.
Omuzdaki sağ meleğe çalışıyor.
Heyhey, hey hey!
Korkuyla arzunun iç içe olduğu bir yer. Dolanıyor. Tekinsiz. İkili bi’ duygu, cepten çıkanın bilinmezliği. Sarkaç.
Birkaç saniyeye, gerçek zaman mavrası.
Tsunami ne yaptın kız? Kitledin beni.
Kozanın içinden şovlar, kendin pişir kendin ye şöhreti.
Hepimiz ideolojik gerçekliğin içine gömülüyüz ve oradan kurtulmaya çalışıyoruz.
Görüşür müyüz? Görüşmezsek görüşürüz.
Günün meleği: Sağ melek, Rakîp/Rakip.
15.04.2026 – Prova Günlüğü
KA: Biz genç değiliz ki gençler gibi… Ben tıkandığım için o öksürdü, tek vücut gibi.
Çaylar, kahveler ve hoş sohbetler ile başlıyoruz günümüze efenim, muhabbetimiz hiç eksik olmasın. Sohbet çok sarıyor, dansa başlama saatimizin geçtiğini fark ediyoruz ve hadi diyoruz, hadi provaya geçelim.
Gonzago’nun Öldürülüşü oyununun dekoru içindeki kare zeminimizin üstünde BlueScat dansımızın provasındayız.
Hatırlayacağız.
Dilan: Koffi kendi dünyasını bize yaşattı.
Eterik iletişim.
Nedir eterik iletişim? Duygusal, göbek deliğinden.
Öyle bir şeyler.
Arzuuu!
Hissetmek… Ne demek ki hissetmek?
Büyük bir adım sizi çıkarsın, arkaya alsın, arkaya alsın, fıt döndürsün.
Ezgi Hanım son günlerde dönüşte öylesine profesyonelleşti ki:
Dilan: Sen artık dönüş ustasısın, atölye verebilirsin.
Hep kadın hep kadın olmaz, biraz da Caner Bey’i dönerken görelim.
KA: Döne döne gitsin Caner…
Dönüş, olduğu yerde köklenirse o da baş döndürür, ileriye doğru gitmek gerek.
Çok iyi bir insansın, daha doğrusu çaba sarf ediyorsun ve yol kat ettin.
Dilan: Akıl dışı bir şey bazen de dans.
Hiç durmamak, durmamak, dur-ma-mak, durmamak, hiç durmamak… İlerlemen hep içeriden dışarıya. Kendinizi bir filmin içine atın.
Son-ki-üç-dört, yani 2, 3 ve 4 Mayıs’ta oyunumuzu seyirciyle buluşturuyoruz efenim.
KA: Son donmaya kadar edayı bırakmayın, bir tutku oyunu, Hollywood sinemasından ilhamla.
Üst üste aldığımız dans akışından sonra, bir provanın olmazsa olmazı çay ve kahve molamıza çıkıyoruz efenim ve ardından metnimizin derinlerine inmeye devam ediyoruz.
KA: Tüm fiil bakışların üzerine kurulu. Kavramsal olarak pornografi eleştirisi. Koffi, tiyatroyu “cenaze töreni” diye tanımlıyor. Dıkşın’da da böyle.
“Şu an”da değilsin, o “panik anı”na geçiyor.
Buraya yönel ama kendinle konuş, bohem insanın kıvranmasını da izleyelim. Sen göstermiyorsun, biz bakıyoruz. Dünyayı anlamaya çalışan birinin eforunu seyredelim. Devleti anlamaya çalışıyor, bilgisayarı anlamaya çalışıyor, bir yerde iflas edecek.
Modern insan sayıklaması.
Günlük dans ve metin provalarımızı bitirdikten sonra, kostüm denemelerimiz gerçekleşti.
Ah! Afişimiz de basılmış da asılmış, şu güzelliğe bakın! <3

Öyleyse sevgili okuyanlar, bugünü de candan, canandan bir türkü ile bitirelim:
Ey zahit şaraba eyle ihtiram
İnsan ol cihanda, bu dünya fani
Ehline helaldir, na ehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali
(Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu – Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram)
Yarın görüşmek üzere, aşk ile.
16.04.2026 – Prova Günlüğü
Sinema, tiyatro, siyaset üçgeni… Caner Bey, Ezgi Hanım ve KA üçlüsü… KA daha sahnenin kapısından girmeden, sırtında çantası, üstünde montuyla kapıda muhabbete tutuluyor bile. Zaman da akıp gidiyor, 14.25’te iniyoruz stüdyoya. Muhabbete biraz da aşağıda devam ediyoruz.
Ülkedeki katliam geçmişinden, sistemin çarpıklığından, ötekilerden ve huzurun nasıl geleceğinden bahsediyoruz, konu konuyu açıyor. Sonunda metnimize dönüyoruz, her başlık metnimizden de bir şeyi hatırlatıyor, hiçbir söz boşa değil yani, biliyoruz.
Görsel tasarımcılarımız Cansu ve Osman da aramızda. Önce provamıza başlayalım, sonra projeksiyonumuza bakalım.
Işıklar kapandı, spotlar sahneyi aydınlattı. Gösteri zamanı.
“(…) Geri tükürür hepsini (bilgisayar tükürmesi) ve
Herkes virgülüne, küsuratına kadar bilir artık
Devlete olan borcunu.”
Ah şu devlet.
Ve devletleşen herkes!
“İnsanlar ne acayip düşüncelere sahip
Armutlarla elmaları neden karıştıralım?”
Sapık potansiyelinin dışarı çıkma isteği, erkek gerekçelendirmesi, meşrulaştırma…

Şokun etkisi tüm duygulardan arınmakmış.
Metnimizi baştan sona gördükten sonra efektler için Osman ve Cansu ile konuşuyoruz; projeksiyondaki renk dağılımı nasıl olacak? İç dengeler ve gelgitler…
Bugün de bitti. Yarın görüşmek üzere…
17.04.2026 – Prova Günlüğü
Bugün Moda Sahnesi dostları ziyarete gelmişti, Almanya’dan İstanbul’a… Bazı insanlar iyi ki varlar ve bazı sohbetler iyi ki gerçekleşiyor. Tiyatronun hayatla olan bağlantısını düşünüyorum, bir hikâye anlatmak için yola çıkıp kaç hikâyenin içinde kendimizi bulduğumuzu…
“Bu insanî bir hata değil, bile isteye kötülük ve kötülüğü düzeltmemek.”
“En azından dışarıyı görebiliyorsun, seni görüyorlar, bağırınca duyabiliyorlar.”
“Kıyamet ve kıyametten fayda.”
“Önce kaosu yaratıp sonra bu kaosu çözeceğiz demek. Korunacak hale getirip koruyoruz diye baskıyı artırmak.”
Sohbetlerin sonrasında dansımızın provası için büyük salona iniyoruz, akşamki Othello oyunu için hazırlanmış sahne. Uzun zamandır İtalyan sahnede dans provası yapmadığımızı fark ediyoruz ve sahneyi hissedip başlıyoruz.
Dilan: Hatırlayalım mı?
KA: Ben Kemal, Ankara’da doğmuşum, annem ve babam Artvin’den gelmiş. Haberim yoktu Ankara’da doğduğumdan. Buradan mı başlayalım?
Hatırlamak, geçmiş, unutmamak, hafıza… Bu kelimeler dönüyor zihnimde, hatırlamaya çalıştığımız bazı anları ve hiç unutamadığımız anıları anımsıyorum. Birbiri içinde ve birbirine tezat.
Hafıza ne menem bir şeydir. Hatırlamak en büyük ceza mıdır? Peki, unutmanın bize kaybettirdikleri? Kişisel hafızamız ve toplumsal travmalarımız…
Sustur şimdi düşüncelerini, provadayız. Zaten buradan uzakta değil zihnim, buradayım ben de, öyleyse dansa odaklan ve izle.
Koreografide hiç durak yok.
“Kulak duyunca da ses teli çalışıyormuş.” İlginç bir bilgi, bugün öğreniyorum.
Bir yerlerde bir şey yapın, salının ya da bir şey yapın.
Dilan: Düşünceden çıkma vakti. Beden hafızasını kullanalım. Müziği duyalım, geldiği gibi akalım.
“Doğru kelime şu-”
“Önce ayrı, başından beri olduğu gibi kendi dünyalarındadırlar, bedenlerini müziğe bırakarak yakınlaşır, birleşir, bir olurlar.”
Dilan: Bulut üstü dans.
“Hızlıca dönüştürebilen oyuncu olmak lazım, o oynama zevkini de beraberinde getiriyor. Başka bir haritalanma.”
Dansla beraber sohbet ediyoruz, aynı oyun metnindeki gibi, sözlerimizin melodisi, Jazz’ın etkisi. KA, dansın sonuna doğru: “Sözsüz oyun baştan sona değişecek.” diyor. Dönüşümden korkup katılaşmaktan ve geri dönmenin tedirginliğine kapılıp bile isteye görmezden gelmektense, bir adım geri çıkmayı bilmek, burada doğru gitmeyen bir şey var diyebilmek ilerletir bizi. Hikâyeden bahsediyorum hâlâ, oyundaki sözsüz kısmı revize edeceğiz, onun bilgisini veriyorum.
“Hikâye anlatmak değil de, sanki yargılamaya başladık gibi, biz önce bir hikâye anlatalım, onu oynayalım.”
Algılayışlarımızın farklılığından söz açılıyor, kendiliğinden de açılmıyor bazı sözler, bazen biz o sözleri buluyoruz ve ortaya çıkarıyoruz, yok yok, o sözleri takip ediyoruz. Gibi bir şey.
“Ne demek ki güzel çiçek? Kırmızı… Kimin kırmızısı? Ben bayrağı düşünürüm, sen kan kırmızısını.”
İç hesaplaşmalar ve kaygı. Hesabını vermen gerekiyor. Neyi, neden yaptın?
“Oyuncu risk alan varlık. Bu oyun bir risk mesela. Ama risk büyütür. Bunu kavrarken büyüyorsun.”
“Ülke ayağımıza geldi. Ülke tiyatroyu, bizi haklı çıkartacak her şeyi yapıyor.”
Evet efenim bizde her türlü bilgilendirme var, bugün de ses kısıklığına iyi gelecek naçizane birkaç öneride bulunacağız:
- Buz yemek; hemen ama, hop attık ağzımıza. Şokla!
- Bira-soda kaynatıp içmek; ılımasını da bekleyin ama.
- Bir elmaya karanfil sapladıktan sonra kaynatıp suyunu ılıtıp içmek.
Şifalar dileriz efenim, ses önemli, ses çok önemli.
Ve şimdi sessizlik.
Sözsüz oyunumuza geldik, tekrar çalıştık sözsüz oyunumuza, revize ettik.
Yeni baştan.
Bi’ Adem varmış, bi’ Havva varmış, aa elma mı o? Amannn ne olacak be, boşver takılma ısırıvereyim şu elmayı, hayırrr, evettt, düşüveriyoruz üç günlük dünyaya…
KA: Elmayı yemek başka bir şey, ayvayı yemek başka bir şey, armudu yemek başka bir şey.
Birden çıplaklaştık, daha doğrusu çıplaklığın farkına vardık.
En ünlü Adem-Havva görseli nedir? İşte yeni ödevimiz, hemen de çözümleriz. Var mı sizin de aklınıza gelen bir görsel, paylaşınız efenim. Adem ve Havva fotoğraflarında buluşalım.
Provamızın sonuna doğru, bir anda Othello ekibi girdi içeri, ellerinde pasta, dillerinde bir şarkıyla…
İyi ki dooğdun Caaneer, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun, mutlu yıllar saanaaa!
Bugün Caner Cindoruk günüydü, nice senelere efenim. Nice sağlıklı, huzurlu, mutlu, bol oyunlu seneleriniz olsun.
Şimdi izninizle pasta yiyeceğiz, görüşürüz yine. 🙂

20.04.2026 – Prova Günlüğü
Evet efenimm, iki gün aradan sonra sahnemizde buluştuk. Tünaydın sohbetlerimizi ettik, sahneye inmeye hazırız.
Ezgi: Kostümler nerede? Hadi, benim için sohbet bitti artık, son haftamız.
Prömiyerin yaklaşmış olmasının heyecanı diyelim. Gel-di-ler efenim.
Hemen kostümümüzü denemeye gidiyoruz. Sonra da hızlıca provaya geçiyoruz.
Kadınımız beyaz.
İkili cinsiyet rejimi nasıl kuruluyor? Markelerimize bakıp bakıp öğreniyoruz.
KA: İyi miyiz?
Caner ve Ezgi: Evettt!
KA: Biz de iyiyiz, sorarsanız.
Diyalogtan başlayalım.
“Gülümsemek konusunda ısrarcı, o zaman gülümsemek, hadi gülümse.”
Ve müzik.
“Müziğin başlaması onları endişelendirir, gülümsemeyi bırakırlar, sonra daha kasıtlı bir havayla tekrar gülümserler.”
Dışarının telaşını taşısın.
Evet sayın okuyanlar, şimdi kısa bir canlandırma vakti:
Söğütlüçeşme-Beylikdüzü metrobüs kuyruğundasınız. Kalabalık, çok kalabalık, görece kalabalık. Günün yorgunluğu üzerinizde, tek istediğiniz eve gitmek, tam kulaklığınızı takıp var olan gerçeklikten kendinizi soyutlamaya kalkıyorsunuz ki, o da ney? İki kişi yanınıza yaklaşıyor ve etrafınızı sarıyor.
Kişi 1: İtfaiyecilerimiz en iyilerinden.
Kişi 2: Bizim itfaiyecilerimiz dünyanın en iyisi.
Kişi 1: Her hâlükârda.
Kişi 2: Kurtarma teknikleri…
Kişi 1: İtfaiyecilerimizin olay anında çalışması…
Kişi 2: Onları olay anında daha çok görmek istiyor insan…
Fanatik ha, tam fanatik, biraz fanatik.
Sözsüz oyunumuza geliyor sıra, son revizelerimizle birlikte hatırlıyoruz tekrardan.
KA: “Masallar, ideolojilerin taşıyıcıları da aynı zamanda.”
Ve danss… Baştan sona akıttık tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar.
Dilan: Küçük adımlarla atik ya da büyük adımlarla kaygan. Arada bir adım yok Hollywood’ta. Gündelik adımın dışında.
Ulen len len, la la land land land!
Beckett: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil.”
KA: (…) Avrupa uygarlığının en temel kavramıdır, ilerlemek. O “bir yere gelen medeniyet”, başarmakla, ilerlemekle, ardında yüz milyonlarca ölü bıraktı. Sen artık yenilmeyi planla, kazanma hırsından vazgeç! Vazgeçmezsek, kazanmaktan doğuracağımız şey felaket. Koffi’nin de batının uygarlık fikriyle bir derdi var. Siz kör vahşi bir duyguya sahipsiniz, hiç de öyle medeni falan değilsiniz. Beyazlığınızla tarih boyu yaşattıklarınızın üzerini örtemezsiniz, diyor.
Cape Town hakkında konuştuk biraz, Güney Afrika’da beyazların siyahlara uyguladığı ayrımcılıktan bahsettik. Apartheid.
Beyazlar! Evet beyazlar, kadın da erkek de beyazlar.
Bugün, kadın ve erkeğin oyundaki tek diyaloglu sahnesini, ardından dansı, dansın peşinden gelen monologları ve sözsüz oyunu aktık. Hiç fena değil ha, fena değil, gayet iyi.
Provamız kostümlerle birlikte gerçekleştiği için üzgünüm ama fotoğraf paylaşamayacağım, şahane kostümlerimizi gelip görmeniz gerekecek. Bu vesileyle kadrajımı büyük emeklerle çalışan sahne arkasındaki birkaç ekip arkadaşıma çevirdim; sevgili asistan arkadaşım Öykü, KA ve koreografımız Dilan sizlerle.

Sevgiler ve saygılar efenim. Esenlikle kalın.
Öneri kitap: “Göğü Delen Adam” (Erich Scheurmann)
21.04.2026 – Prova Günlüğü
Yepyeni günden, ışıldayan yüzlerle merhabaaa!
Sahnemizin kafesinde toplaşmaya başlıyoruz.
Annem sık sık örgü örer, ben de zaman zaman onu seyrederim. Şayet ortaya çıkmasını istediği şey, tek düze akıp gitmeyecekse, önce motifleri kendi içinde ayrı ayrı örüp sonra onları birleştirir. Her motifin kendi içinde bir tarzı ve rengi vardır, öyle rastgele de seçilmezler. Özenle düşünülüp işlenir, hangi motifin hangi motifle yan yana geleceği ve motifin kendi iç dinamiği.
Hikâye anlatıcılığı ve motifler.
Sözsüz oyunla başladık güne, sonra birtakım sözler sarf edildi tabii yine…
İspiyoncu Adem.

“Silahını kuşan, bunu ortadan kaldır.”
KA: Gördüğünde medeni diyeceğimiz insanlar bunlar. Oysa suçun magmasına oturuyor erkekler.
Korkuyor, sapıklar var, hareket edemez, benim adım atmam lazım.
İlk adımı atmak ya da atmamak, işte bütün mesele bu.
Kuruyor kaçıyor, kuruyor kaçıyor, bi’ anlamda.
Dışarıda bir yerde tüm bu sapıklıklar gerçekleşiyor ve ben buna ait değilim. Tatlı şey seni.
“Tüm bakmalar ve gülmeler aynı tonda da değil. Bu, savunma gülmesi.”
KA: Hadi ara, bul gel.
15 dakikalık aradan sonra yine buradayız.
Diyalogdan devam ediyoruz. Sonra monologlar.
Daha büyük ay, aymak?
Kutsal aile, aileyi anlıyor, neden anlıyorsun ki? Aile çalabilir yani, öyle mi?
“Bu merdivenler neden var? Mekânı güzelleştirdikleri de yok! New York’ta gördük, insanlar merdivenlerden inmek yerine, camdan atlamayı tercih ettiler.”
Sıkış ve beton döküş.
“İnsanın gözü kör oluyor işte bazen, göremiyor
Hatta, ne gözü, komple kafası,
Hatta böyle omuzdan yukarısı komple felç”

Felç heykeli.
Melidesha hep ne der:
Felç. Ule felç, ule felcin oğlu.
Ben artık sanırım insan sevmiyorum. Neydi o?
Mizantrop.
“Su-i misal emsal olmaz.”
İşte öyle!
Provamızın sonuna yaklaşırken dansımıza da çalışıyoruz efenim.
Şşşş. Sessizlik. Akşam Öykü’nün de içinde olduğu Boğaziçi Pop Korosunun (Popapella) konseri varr, ekip kapıda. Bize ayrılan sürenin sonuna geliyoruz ve sahneyi akşamki konser hazırlıkları için şimdilik bırakıyoruz.
Sanatla kalın, sevgiler.
24.04.2026 – Prova Günlüğü
Prömiyere son 8 gün a dostlar!
Bir aradayız, birlikteyiz, beraberiz. İki gün aradan sonra işte yine, yeniden, yan yanayız.
Seyirciyle buluşacak olmanın, stresle marine edilmiş heyecanı içerisindeyiz.
Ezgi Hanım yüksek enerjisiyle içeriye giriş yapıyor, evet efenim yapıyoruz bu işi, hem de en iyisini. Yapacağız, yaptık, yapmak üzereyiz.
Evet, şimdi baştan alıyoruz. En baştan. Siz seyircilerimizin salonu doldurduğunu hayal ediyoruz, oyuncularımız sahne arkasında ve anonsumuz verildi: “Evet sayın seyirciler telefonlarımızı sessize alalım, fotoğraf, video çekmek gibi şeyler yapmayıverelim, oyunda kalalım, seyrin keyfini çıkaralım…” gibi bir şeyler.
Ve müziğimiz başladı, ayy işte o an! Oyuncularımız sahnedeki yerini aldı, ışıklar açıldı, İstanbul’dan bulutlara doğru çıkıyoruz, asansör müziğimiz bozulmaya başladı ve DAN! Kaldık.
Ve devam…
Siz sevgili seyircilerimiz! Nereye oturursanız oturun, oyunu görebileceğinizden ve duyabileceğinizden emin olmak için farklı yerlere oturuyoruz ve izliyoruz efenim.
“Bize duyurman lazım, arkalara gitmeyebilir.”
Buyurunuz baştan alalım, gelsin musikimiz…
“Bize bakabilirsin ama kendi kafanın içinde olduğunu anlayalım.”
Jazz’ın etkisini unutmayalım, bazen düet bazen de solo takılıyoruz. Genelde solo takılıyoruz, inişli çıkışlı sololar.
Bilinç akışını seyrediyoruz.
KA: “O kadar dağıt ki kendini, sonda toplamak zorunda kal.”
Kafa seslerimizin dile gelmesi. Ya kafamızdaki, kendimize bile itiraf edemediğimiz düşünceler herkes tarafından duyulabilir olsaydı?
“Ben çalmıyorum, çırpmıyorum, itaat etmiyorum!”
Sloganı duymuş bir yerden, ne olduğunu da bilmiyor, he abim he aynen.
Asansör dekorumuzun geldiğini söylemiş miydim? Hayır söylemedim; evet, asansör dekorumuz geldi! Bugün asansör dekorumuzla ilk kez karşılaştık, biraz birbirimizi tanıyıp kaynaştık.
New York ve ikiz kuleler. Gördük, New York’ta gördük.
Peş peşe, bölüm bölüm, ezber ezber, aktık aktık ve:
“Sahneye iki tane sandalye alalım, bir tane daha alalım ve biraz ezber çalışalım. Baştan sona.”
“Tiyatro değil ha bu, tiyatro yapmıyoruz burada.”
Kaybolan bedenler, hakikat kaybı.
“Bugünlerde öyle çok şey duyuyoruz ki
Ve dahası, görüyoruz.”
KA: “Seyirciyle hiçbir şekilde konuşmamanız gerektiğine emin oldum şu an; biz, beyin kıvrımlarındaki kiri, pisliği anlatıyoruz. Bu çelişkiyi yaşayan insanların zihin yapısını görmemiz daha kuvvetli bir anlatı. Öbür türlü, oyuncu kendini buradan sıyırıyormuş gibi oluyor. Oysa ki bunun aksine, sorumluluğu almalıyız. Neredeyse dördüncü duvarla beraber oynamak gibi, bu varlıklar çelişkili ve kirli, bu sorumluluğu seyirciye taşıtmayalım, sahnede kalsın.”
Vee provamızın sonu. Yemek vakti. Ayfer Teyzecim bizi düşünüp elleriyle harikalar yaratmış, ayıptır söylemesi kısır yapmış. Kısır da manidar bir yiyecek bu arada, hiç kolay değil; birden fazla ve farklı malzemenin, tam olması gereken miktarda bir araya gelmesiyle yapılır ve işte kısırın tadını damağımızda bırakan şey, bu altın orandır.
İzninizle, yemek üstü çay sohbetimize gidiyoruz. Geri geleceğiz, hiç gitmemiş gibi, kaldığımız yerden. Görüşmek üzere.
25.04.2026 – Prova Günlüğü
Güneşli ve sımsıcak bi’ cumartesi gününden merhaba!
Oooo Ezgi Hanım elinde tatlısıyla gelmiş.
Mesut: Ekler yeri gelir bekler.
Güzel enerjilerimizi de yanımıza alıp büyük salona iniyoruz.
Başlıyoruz sohbete ya da devam ediyoruz belki de. Hikâyeler anlatılıyor, hayretler ediliyor, gülünüyor, bu kadar da olur mu deniyor… Dönüyoruz dolaşıyoruz, burçlara geliyoruz efenim. Bizim tiyatroda her konu, eninde sonunda biraz da burçlara geliyor.
Satürn Koç’a giriyormuş mesela, üç Koç var aramızda, dikkat edin diyor KA. Doğru karar verin ve o kararda inatçı olun.
Osman, oyunumuzun giriş sahnesinde göreceğimiz videoyu göndermiş. Onu izliyoruz hep beraber. Ardından girişteki asansör müziğimizi dinliyoruz. Birtakım seçimler, netlemeler ve planlar yapılıyor.
Cüzi irade ve külli irade.
Ne demek her şeyi biliyorum?
Dün konuştuğumuz, oyunun yüzde doksanını kendi içimizde oynamamız gerektiği konusundan bahsediliyor. “Her yere savrulabilmenizi sağlayacak, seyirciye yönelmekte sorun yok ama birine anlatıyormuş gibi olmasın. Bakılıyor mu bakılmıyor mu anlaşılmasın, biz kendi içimizde konuşalım.”
Kafamız bi’ dünya.
O zaman başlıyoruz.
Oyuncularımız sahne arkasına geçtiler, anonsumuz verildi yine, sonra şarkımız başladı ve oyuncular sahnedeki yerini aldı.
Baştan sona arkadaşlar, baştan sona bütün oyunu akıyoruz.
“İçeride göremedik Tanrı’yı, dışarıdan da bir baktık.”
“Şoför mahallinden Tanrı’yı görmek.”
“Biz kandık, kanmaya da hazırız.”
Selam, yarım saattir asansördeyiz. Nasılsınız, anangiller babangiller nasıllar?
Sürekli yetmeyen bir şeyin tekrarı.
Seyirciyi gıdıklamak.
“Melidesha hep ne der
Dişini sıkacaksın,
Gözünü sıkacaksın,
Götünü sıkacaksın.
Ve asla pes etmeyeceksin.
Kimse affetmez seni, nifak tohumları ekersen.
Öyleyse mış gibi yap.”
Erkeklik sürecine katılmazsan kimse affetmez seni, o zaman ‘mış gibi’ yapacaksın.
Toplumun yargısının arkasından gitmek.
Heykele dönüşmek.
Pozlar.
Hollywood sineması risk almıyor, hepsi hesaplanıyor.
Birinci poz, ikinci poz, normal durun, normali bu.
“Yakınmayla birlikte suçlanma efekti.”
“Bedendeki her şey görünür, zihindeki hiçbir şey görünmüyor.”
Erkek kadına güler ve başlar. Oyunu bozan, iktidar pozisyonuna geçmeye çalışan erkek, kadını oyun dışına atıyor. Bu oyunu da beceremedin diyor kadın, o zaman ölmelisin.
“Zihnin içinden dışarı çıkıyor oyun, sonra tekrar zihnin içine geri giriyor.”
Provamızın sonuna doğru oyuncularımızın birkaç sorusu oluyor KA’ya. Geçişlerdeki duygulara dair konuşuyoruz, anlamlandırmaya devam ediyoruz.
Yarın 17.00’de ezber çalışmak için buluşalım, sonra kostümlü akış alalım.
Bi’ cumartesi gününüzü bize ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sağlıcakla kalın.
26.04.2026 – Prova Günlüğü
Güneşli bir pazar gününden selamlar!
Bayağı yaz geldi ha, valla geldi. Sıcak bayağı ha.
17.00 gibi toplaşmaya başladık sahnemizde efenim; sahnemizin insanları güneşi görünce, kamp sandalyelerini dükkânın önüne atmışlar bile. Her yerde sohbet eden, gülümseyen insanlar.
Oyuncularımızın gözlükleri netlendi mi? Netliyoruz hemen.
Birtakım eksikler konuşuluyor ve çözülüyor efenim, çünkü biz böyle bir ekibiz, hemencecik çözeriz.
Ezber çalışmak için stüdyoya giriyoruz; şşş! Büyük salonda “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” oynuyor. Her yerde bir hikâye kendi yolculuğunun içinde seyrediyor.
“Teyakkuza bir var.”
“Birden başlıyor her şeye.”
“Kapana kısılmış bir fare gibi daire çizerek yürür.”
“Çok az gerçek cümle kuruyorlar, olanların hepsi kafalarının içinde.”
Sanki bir önceki konuşmayı değerlendiriyor gibi neredeyse. İkili anlamlar, yanlış anlaşılmalara sebep.
“Yanlış anlaşılmayı büyütelim, eğlen biraz.”
“Şiddetli tasarruf bu.”
Geri sayım başladı. Saniyeler akıyor… Prömiyere çok az kaldı.
“Duyarlılık sinyallemek.”
“Çünkü
Korkuyor
Normal
Korkması
Burada, bu durumda, bir adamla”
Korkuyla oluşturulmuş bir konfor. Egemen konforu.
KA: Geçer, geçmez, bilmiyoruz ama Koffi çok namuslu bir oyun yazmış. Oyun çok iyi ya.
“Alkış, kıyamet, woww, o ney ya, salon yıkılıyor.”
Vee “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” adlı oyunumuz bitmiş efenim, seyircinin çoşkulu hâlinden anladığımız üzere.
Biz de ezber çalışmamızın sonuna doğru geliyoruz ve yukarı çıkıp, biraz dinlenip, büyük salonun prova için hazırlanmasını bekliyoruz. Bugün kostümlü full akış var dostlar, durmadan, devam.
Büyük salondayız, dekor ayarlanmış, kostümler giyilmiş, ışıklar tamam, kameralar kurulmuş, e biz de hazır olduğumuza göre başlayabiliriz.
01:03:50 civarı, hiç fena değil, gayet iyi.
Oyun akışından sonra üzerine konuşuyoruz. KA, akış sırasındaki notlarını iletiyor. Öykü sağ olsun, ben oyuncular için su ararken yaşanan bir diyaloğu iletiyor bana.
Caner Bey ile Ezgi Hanım iddiaya girmişler efenim; kim daha fazla kelime söylüyor diye. Monologlar sırasında kimin kimi daha çok beklemesi gerekiyor? E sayalım öyleyse. Kadının toplam 1323, ses kayıtlarını dahil edersek 1538; adamın ise 1558 sözcüğü var. Her türlü, adam daha çok konuşuyor. Sayılar efenim, sayılar. İstatistik lafı kıvırmaz.
Ve Caner Bey iddiayı kaybederek Ezgi Hanım’a kitap alacağının sözünü hatırlatıyor. Teşekkürler.
Keyifli ve verimli bir provanın daha sonu. Salı günü görüşmek üzere.
28.04.2026 – Prova Günlüğü
Bir günlük aradan sonra tekrar bir aradayız.
Ezgi Hanım erkenden gelmişş, sahneyi hazırlamamıza tanıklık ediyor ve ezberinin üzerinden geçiyor. E tabii oyunumuza çok ama çok az kaldı. Herkes geldiğine göre, büyük salona inebiliriz.
Dansımızla başladık ve birtakım revizeler yaptık.
Sağdan sola, sağdan sola, hortum efekti.
“Asansörün içindeki halinizle danstaki halinizin mutlak ayrılması gerekiyor; yapay bir dünyanın formuna güvenmek. Pozlarla olacak gibi bu. Adım saymaktan kurtarıp Hollywood aktörü olmaya çalışmak, o imgeye gitmek. Gündeliğin dışında, rüyalarımızdaki gibi, nasıl oluyor da rüyalarımızdaki şeyleri yapıyoruz? Gemi bile sürebiliyoruz. Rüyalarımızdaki gerçeklik sınırını aşan neyse, buradaki de o.”
“Devletle karşılaşmanın kavranamayan büyüklüğü, tanrıyla karşılaşmak gibi.”
Şaşkınlık.
“(…) Herkes virgülüne, küsuratına kadar bilir artık
Devlete olan borcunu.
Yani devlete ne kadar borcun var bilinir.
Büyülü bir şey resmen.
(…)
Bunu yapan bir el olmak zorunda.
Bir el.
Yoksa büyülü olmazdı.”
Devlet, herkes tarafından bilinen tabiriyle, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun, egemenlik anlayışı ve hukuk kuralları çerçevesinde örgütlendiği, en üstün siyasal tüzel varlıktır.
Varlık kavramı bizi yanıltmasın, görünmez veya soyut değildir. Devleti insanlar oluşturur ve insanlar somut gerçekliğin bir parçasıdır. “O” komiser, “o” vali, “o” bakan…
Haberler: Ödenmeyen maaşları ve tazminatları için Doruk Madencilikte çalışan işçiler haftalardır eylemdelerdi ve bugün mücadeleleri kazanımla sonuçlandı. Özlük hakları için mücadele eden işçiler, çok temel bir talepte bulunuyorlardı. İnsanca bir yaşam ve emeklerinin karşılığı. Eylemleri sırasında defalarca devletin zor aygıtlarıyla karşılaştılar. “Pazar için liste yaptım, bunların hiçbirini alamıyorum. Çocuklarım ekmek bekliyor.” diye haykıran işçilerin üzerine, tek bir el hareketiyle, onlarca, hatta yüzlerce kolluk kuvvetini saldırtabilen bir yapı. Büyülü ha! Büyülü bir şey resmen!
İşte “devlet” denilen kavramın soyut bir varlık olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe bürünmesi tam da bu büyülü anlarda açığa çıkıyor.
“(…) Karar verenler her zaman onlar. İnsanlar.
Önünde sonunda her zaman onlar karar verir. İnsanlar.”
Bugün dans provamız ve oyun akışımızdan sonra, ilk seyircili provamızı gerçekleştirdik efenim. Moda sahnemizin insanları aramızdaydı, var olsunlar. Hoş geldiniz. Yine bekleriz.
01:00:32
Yarın görüşmek üzere. Güneşli günler dileriz.
29.04.2026 – Prova Günlüğü
Dünya dans gününden se-lam-lar! Kutlu olsun efenim.
Bugünün şerefine, dansımızla başlıyoruz günümüze. Tekrar ediyoruz, baştan ve yine baştan.
“Ezgi, sen burada fıtfıtlayabilirsin.”
Dansla sohbet bir arada ilerliyor, konu muzlara geliyor. Olan muzlar, olmayan muzlar. Yeşiller ve sarılar.
Aynı adım hissini alın birbirinizden. Birinci adım, ikinci adım, şimdi döndür, aynı anda adımla.
Hızlıca İtalyan prova alalım. Akıyoruz, baştan sona. Prömiyere günler kala, heyecanla.
Söyleme, bil-me-sin-ler…
Arzu hâl köşesi.
Bakışmalar oturdu biraz ha.
Yarım saat mola, sonra Moda sahnemizin insanlarının seyriyle provaya devam. Kostümler giyilsin, ışıklar hazır, ses ve sahne.
Kahkahalar ve boşluklar. Ve alkışlar.
59:05
Seyircili provamızdan sonra çember yapılıyor efenim ve konuşuluyor üzerine oyunun, oyunun üzerine konuşuluyor.
Yarın, her şeyimizle, yine, yeniden, sahnede buluşmak üzere. Hoşça kalın.
30.04.2026 – Prova Günlüğü
Prömiyere 48 saat kaldı!
Sahnemizde buluşmaya başladık. Ezgi Hanım, KA, Dilan, Mesut, Öykü… Günümüze başlamamıza dakikalar kala, herkes burada.
Ve Caner Bey de geldi. Dünkü genel provadan bahsediliyor.
Caner: Gördük sanki seyirciyi ya.
“Bir fikrin anlaşılması için, fikir öbekciklerinin oluşması gerekiyor. Onların tamamlanmasını beklemek gerek…”
“Kafa içi iyi ama hızını artırmak lazım.”
Sonra yavaştan büyük sahneye doğru iniyoruz.
Işıklara bakıyoruz, projeksiyonumuzu kontrol ediyoruz. Oyuncularımız hazırlanmaya gidiyor, 16.00’da fotoğraf çekimimiz var a dostlar. Orçun abi gelmiş, hoş gelmiş.
“Kapitalizmin hızı, sıkı duracaksın
Rekabetçi beden
Rahat durursan olmaz, bedeni boş çuval gibi yapmak lazım.”
Bilmece bildirmece: İstanbul’daki vapurlar, İzmir’deki vapurlardan daha büyük ama buna rağmen İstanbul’daki vapurlar İzmir’deki vapurlardan iki kat daha hızlı boşalıyor. Neden?
Metropolde kısa paslaşmalar, şehirde röveşata.
Geçtik metne.
“Dönüştüren şey, dışarıdaki şeylerin bizi dönüştürmesi, BlueScat’teki ‘S’ demek.”
KA: Ezgi, çay?
Ezgi: Yok, ben aşağı iniyorum, biraz da orada volta atacağım.
E prömiyer yaklaştı, heyecan dorukta.
Biraz da Lenin… “Somut Durumun Somut Tahlili” üzerine konuşuyoruz.
“Marksizm dogmatik bir reçete değil, her özgün duruma göre uyarlanması gereken bir eylem kılavuzudur.” diyor Lenin. Haklı buluyoruz, beğenilerimizi iletiyoruz.
Bu tahlilin günlük hayatımızdaki tezahürlerinden bahsediyoruz biraz, içinde bulunduğumuz koşulları iyi analiz edip ona göre yol almanın önemine varıyoruz.
Dinlemek, ilerlemenin başlıca koşuludur diyoruz; birbirimizi dinleyerek parçadan bütüne gidebileceğimizden, aksi hâlde en başta parçalar halinde kalma riskimizden söz ediyoruz.
Anons, dans, ışıklar ve oyun başlasın. Deklanşör sesinin altında tam performans oyun akışı.
Oyunu izleyip metne bakarken fark ediyorum, çerçeve içinde çerçeve içinde çerçeve olduğunu. Tiyatro sahnesinin çizgisi ve onu fotoğraflayan Orçun abi, Orçun abinin oyunu fotoğraflamasını kadrajına alan Halil abi. Her kadrajda hikâye değişiyor, anlatı her kadrajda başka bir anlama kavuşuyor.
Matruşka.
Fotoğraf çekimimizden sonra, akşam genel provamızda buluşuyoruz ve gitgide büyük güne yaklaşıyoruz. Yarın görüşmek üzere.
01.05.2026 – Prova Günlüğü
“Duysun sesimizi duysun dost düşman
Meydanlarda birlik olmaya geldik
El ele kol kola omuz omuza
Özgürlüğün türküsünü demeye geldik”
(Edip Akbayram – Meydan Türküsü)
1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramınız kutlu olsun dostlar!
Genel provamıza saatler kala toplanmaya başladık sahnemizde. Teknik kontrollerimizi yaptık, oyunun fikri üzerine bir tur daha sohbet ettik, seyircilerimizi düşledik. Hızlıca İtalyan prova aldık, akşamki genel provaya kadar kendimizi çok yormamaya özen gösterdik.

“Bütün şişeyi kafaya dikmek değil de bir kadeh içmek.”
“Kadın arzudan bahsederken istiyormuş gibi durmaması lazım. Güdü onu zorluyor gibi ama travma da engelliyor zaten.”
“Birden ona bakarken buluyor kendini.”
Lacan, “Bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır.” der.
“Bana rağmen konuşuyor, bana rağmen arzu duyuyor güdüm.”
“Kadının gerilimi. Kontrast gibi.”
“Stratejik varlık, taktik varlık.”
“Fikrin ve duygunun yönetimindeki şarkı. O zaman daha güçlü olacak oyun.”
Melodi.
“Sizden müziği duydukça daha iyi geliyor bize.”
“Kafa içinde kalınca daha iyi oluyor, oradan çıkınca performansa dönüyor.”
“Cazibesini sound’dan da alıyor. Anlatının müzikleşmesi.”
“Daha önce çaldığımız bir şarkıyı çalmak gibi, biz bir melodiyi seviyoruz. Aradaki ufak bir kararsızlık, okunamaz kılıyor.”
“Fikrin sesinden başlarsan oluyor.”
“İnsanlar sapık.”
“Ölçüsüz bir tespit.”
Cümleler ve sözcükler dağılırken sağdan sola ve baştan aşağıya, yavaş yavaş doldurmaya başlıyor dostlar sahnemizi.
“Seyircinin enerjisi çok iyi.”
O enerji bize de enerji veriyor ve akıyoruz efenim, prömiyere saatler kala, baştan sona.
Ve selam ve alkışlar ve bitmeyen alkışlar ve tekrar selam.
Provalarımızın sonuna geldik, yol arkadaşlığınız için teşekkür ederiz. Beraber nice hikâyelerimiz olsun. Güzel günlerde kavuşalım, yarın prömiyerde sarılalım.
Sevgiyle kalın. <3


