Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri

 

Edouard Louis, dördüncü eseri “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’nde annesine odaklanıyor… Bir fotoğraftan, annesinin fotoğrafından yola çıkıyor… annesinin, henüz selfi icat olmamışken fotoğraf makinesiyle kendini çektiği bir fotoğraftan… mutlu, cilveli, özgür bir genç kadındır annesi bu fotoğrafta. “ben doğmadan önce özgür -ve mutlu- olduğunu unutmuş muydum” diye sorarak başlatıyor anlatısını.

Evin içine kapanıp, ev işleri ile tutsak ya da köle edilmeden önce özgür, mutlu, hayalleri olan kadınlar… sonra yaşamın kapısı birden üzerlerine kapatılıp tutsak edilen kadınlardandır annesi. İki kez evlilik yapar annesi. İlkinden iki, ikincisinden üç çocuğu olur. İlk evliliğini kocasının alkol ve şiddet sorunlarına, ondan nefret etmesine rağmen çocukları için bir süre sürdürmeye çalışır ancak birkaç yıl dayanabilir buna. İkinci evliliğini Edouard’ın babasıyla yapar. Güzel başlayan ilişki, yerini hemen ev içi kölesi yapılmakla son bulur. Yirmi yıl sürdürür bu evliliği annesi. Yirmi yıl sonra bir gün, aniden bitirir bu evliliği.

Fransa’da işçi sınıfına mensup bir evde homoseksüel bir çocuk olarak büyüyen Edouard Louis, annesinin ev içi kölesi yapılmasını kimseyi kayırmadan sakince anlatır. Bu bir kadının “değişmek” ile olan ilişkisidir. Köleden kadına dönüşen annesini usul adımlarla takip eder ve bir özgürleşme anlatısı koyar ortaya. Şöyle bitirir anlatısını: “Bu hikâyenin, onun hikâyesinin, bir şekilde, sığınabileceği o ev olmasını dilerim.”

Yazan: Edouard Louis

Çeviren: Ayberk Erkay

Yönetmen: Kemal Aydoğan

Oynayan: Onur Ünsal

Dekor Tasarım: Bengi Günay

Kostüm Tasarım: pcgf

Işık Tasarımı: İfran Varlı

Visual Art: Ecem Dilan Köse

Vokal Koçu: Damla Pehlevan

Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan

Oyun Fotoğrafları: Orçun Kaya

Dekor Realizasyon: Osman Damla

Asistanlar: Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar

Visual Art Asistanı: Barış Yılmaz

Sponsor : pcfg

PROVA NOTLARI

25.08.2025 – Prova Günlüğü

“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”*

Hiçbir biyolojik, psişik, ekonomik yazgı toplumda dişi, insanın tasvirini tanımlamaz; hadım ile eril arasındaki dişil diye nitelenen bu ürünü hazırlayan uygarlığın bütünüdür”*

Merhaba değişme isteği, bakmaya hazır mısın ve kaçak olmaya? İşçi sınıfına, kadınlık sınıfına, sana doğuştan biçilen hayatı, kaderini reddetmeye, dayatılan sınırları aşmaya…  Cevabın “evet” mi? Potansiyel sınıf kaçağısın artık. Fakat dikkatli ve uyanık olmalıyız, her özgürleşme hareketimize karşı egemen sistem sürekli sürekli plan yapıyor, tahakkümünü cazip ve normal kılmaya çalışıyor. Bize dayattığı kölelik biçimlerini devam ettiremezse şüphesiz kendi yok olacak.

Erkeklik sınıfının ve kendisine biçilen tüm sınıfların kaçağı yazarımız sevgili Édouard Louis bir özgürleşme hikayesi, değişme isteği anlatıyor bize. Yazarımız bu hikayeyi hiç gizemlileştirmiyor çünkü kurtarılması gereken bir insan var. Tüm ihtirası ile bize “siz de inanın, benim gibi, annem gibi siz de inanın” diyor. Devrim için model olabilecek bu ihtirası anlamak, inşaa etmek için Moda Sahnesinde ilk prova günümüzde coşkuyla ve sezon arasının getirdiği özlemle toplanıyor, sarılıyor, hasret gideriyor, fotoğraf çektiriyor, bol bol gülüyoruz. O da kim? Kuko? Hayır hayır, o değil. Tabii ki o, tüm güzelliği ile Kuko! Zayıflamış, tanımakta güçlük çektik. Neyse ki kadınlık sınıfına dayatılan güzellik algısı yüzünden değil de yol arkadaşı Onur’un desteği ile sağlığı için diyet yapmış Kuko. Onunla da hasret giderip hep birlikte Büyük Salon’a iniyoruz. Onur’un İzmir’den bize getirdiği leziz peyniri, domatesi simitle yiyoruz. Kuko’nun her daim “bana yok mu?” bakışları karşısında erisekte, diyetine sadık kalıyoruz.

Provanın ilk günü hep yaptığımız gibi Bengi’nin emeği dekorumuzu merakla inceliyoruz. Louis’nin “varlığımın bu yok-mekânı” diye tariflediği bu yerde Onur,  Louis’nin annesinin (devrimden önceki ismi Monique Bellegueule’dür) ücretsiz emeğini, toplumsal yeniden üretim emeğini ve her şeye rağmen değişme isteğini inşaa edecek. “Annesinin ev içindeki devrimleşme emeğini göstermek istiyor Louis. Kadının evin içinde çalışmasının sebep olduğu şiddeti, eşyaların şiddetini görmemiz lazım” diye belirtiyor KA ve “Bu evdeki hiçbir şey eski değil, yoksul.” diye ekliyor. Louis “evimi özlüyorum ama kimsenin yaşamaması gereken de bir yer” derken bize kendi reddini ve sınıf ötesi var oluşunu söylüyor. Varlığın bu yok mekanında sonu gelmeyen mesaisi başlıyor Onur’un (Louis’in beden bulduğu) ve Annenin. Louis, edebiyatla değil hayatla ilgilendiğini, annesinin ya da bir kadının köleleği görünene kadar bunu böyle yapacağını, bize süslü gelmese de kurtarılması gereken o hayat ile ilgilendiğini bir uyarı gibi savuruyor yüzümüze. Sahnede Onur da tüm iştahı ve gayreti ile o uyarının tonunu arıyor. Yeniden, yeniden, yeniden…

“Bana edebiyatın asla kendini tekrar etmemesi gerektiği söylendi ama ben hep aynı hikâyeyi yazmak istiyorum, baştan bir daha, bir daha, bir daha yazmak istiyorum, onun gerçekliğine ait parçalar görünebilir olana kadar aynı hikâyeye dönmek, ardında gizlenenler sızmaya başlayıncaya kadar onu delmek istiyorum.”**

Peki Oyun Louis’e mi ait, anneye mi ait?  Bu soruyu şimdilik burada bırakacağım. Değişme isteğiniz devam ettikçe, bizimle bu mekanda buluştukça cevapları da bulacaksınız.

“Değişme isteği içimizdeki devrim isteğidir.” (KA)

6 saat 11 dakika, 1 saat 28 dakika

*Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.15

26.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir anne sadece çocuğu için yaşamalıdır, bir anne sadece bir annedir, dahası değil.”*

 TÜİK (2008) tarafından 2006 yılında Türkiye genelinde yapılan zaman kullanımı araştırmasında kadınların ücretsiz çalışma için 6 saat 11 dakika, erkeklerin ücretsiz çalışma için 1 saat 28 dakika zaman harcadıkları ortaya çıkartılmıştır.

Islıklı şarkılarla başladığımız provamızın ikinci günündeyiz ama bu yoksul evi hızlıca Monique’i ve Onur’u emek yoğun bakım yükü nedeniyle kamusal alandan soyutlayan, zaman yoksulluğu yaşayıp adeta kürek mahkûmu haline getiren, yaşamını evle sınırlayan, yalnızlaştıran, özel ve sosyal yaşam olanaklarını ortadan kaldıran o evi patriarka ile birlikte iş birliğine girmişçesine kurmakta gecikmiyoruz. Evet, başardık. Rebekka Endler’in deyimiyle Onur artık ev hanımı aparatı. 7 kişinin yaşadığı bu evde sürekli çalışmasını istiyoruz. Yorulsa da duramaz. Ev işi biter mi? Fasit daire gibidir emek yoğun bakım yükü. Tanıdık geldi mi? Bu kapitalist dünyada yeni iş gününe hazırlanıyorsak her gün yeniden yeniden bir kürek mahkûmu da hem bizi hem kendini hazırlıyordur. Ya da bizizdir o kürek mahkumu. E, tanıdık gelmiştir artık. Bir de ev işi denen angarya yetmezmiş gibi kamera çıktı başına Onur’un. Öz çekim yapmasını istiyor KA. Metnimizin bir yaşamın içinde dolaştığı gibi kameranın da pardon tripodun nesnelleştiren bakış açısı ile dolaşmasını istiyor o yaşamın içinde. Tabii henüz kameramız yok şimdilik sadece tripod, biz tüm ekip bunları hayal gücümüzde KA’nın yönetmenliği ile coşturuyoruz. Kamera adeta Edouard’ın zihninin devamlılığı gibi. Bir yabancılaşma fırsatı olacak gibi bizim için. Kemal Louis ve Onur Bellegueule “Ben bunu böyle görmek istiyorum ve size bunu böyle gösteriyorum.” diyecek gibi de.

Onur bir ev işinden başka bir ev işine koştururken tekerlekli tripodu ile hareket etmesini izliyoruz. Bitmeyen bir iş silsilesi. Kadın kendini bunu yapmaya zorunlu sayıyor, adeta bir komutan var emir veriyor sanki ona. Ev işleri ile güdülüyor.** Biz izlerken yorulduk bile. Ama o yorulsa da duramaz. Kadının aksine Onur’un seçim şansı olmasına rağmen Onur da durmayı pek tercih etmiyor ve çalışkanlığı ile örnek teşkil ediyor hepimize. “Kamera bir yerden başka bir yere geçerken metinde de ulamadan geç” diyor KA.

Bu kadar uladığımız yeter dünkü soruya dönelim biz de. Oyun Louis’e mi ait, anne Monique’e mi ait? Söz konusu olan oyun kişisi, Edouard. Ve annesinde bulduğu bir şeyi anlatıyor bize. Kadın bir varlık olarak yok orada. Bir tür devrim modeli var. Bir kadın oyunun rolüymüş gibi duruyor ama queer bir evladın gözünden anne olan bir kadını ve onu anlama çabası var. Onun durduğu yerden heteronormatif yapının dışında bir yerden annesini görme biçimi var. Şiddet gördüğü, ötekileştirildiği bir tarihin içinden bakıyor annesine. “Hepsinden önce çocuk ve çocuğun özgürleşmesi var” diyor KA. Yani Edouard’dan, onun hayatta sıkıştığı yerden edindiği bilgiden ve sosyolojik birikiminden vazgeçemeyiz.

“Değişen koşullarla geçmişine bakmak, gerçekten bakmaktır.” KA

*Jacqueline Rose, Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme, Alfa Yayınları, 2022, s.86

**Hepimiz için bir açımlama: Yaşadığımız eşitlik ve adaletten yoksun egemen sistemde belli bir sınıfın (istatistiklere göre kadınlık sınıfının) seçme şansı (“seçme şansı” ile vurgulamak istediğimiz koşul ve yapıları ilerleyen günlerde açacağımıza eminim, şimdilik böyle bırakalım) olmadığı için yapmak zorunda kaldığı işlerden biridir toplumsal yeniden üretim işleri. Bu yazı ve sonraki yazılarda geçen/geçecek olan yeniden üretim işleri,  Monique Witting’in de işaret ettiği gibi kadınlık ve erkeklik sınıfları yok olmadıkça bu zorunluluk zemininde ele alınacaktır.

27.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir hikaye, sınırlarımız birbiri ardına yıkıldığında başlar. Sınırlar bize kendimizi sabit hissettirir. … Sahte olan sınırlardır.”*

Bu yaz günü kadar içimizi ısıtan, kokusu ile bizi acıktıran ve muhtemelen her prova sonu yemek için sıraya gireceğimiz Tavada Ekmeği’nin ilki ile açıyor Onur provayı. Hem provayı açıyor hem de tüm hamaratlığı ile hamurunu. Gittikçe daha iyisini yapacağının da garantisini veriyor. Buna şüphemiz yok çünkü yedi kişilik Bellegueule ailesinin her gün karnının doyurulması lazım. Tabii bizim de. Ekipçe KA’yı bekleye dururken bu sırada ezber alan Onur, ekip arkadaşımız Osman Burak’ın yazdığı mektubu gözyaşları(!) içerisinde okuyor. Monique’in babası tarafından yazılmış bu mektupta yazmış olacağı şeye dair, bu mektubun Monique ve Edouard için ifade ettiği şeye dair bir soru atmıştı zihnimize KA. Soru demişken Jacqueline Rose’un şu sorusunu bırakmak isterim zihninizde: “Bir anne kulaklarında çınlayan buyruklara kafa tuttuğunda, yüreğinin ve etrafındaki her şeyin enkazını izleyerek ilerlediği bu tuhaf, farklı yolda gitme riskini aldığında ne olur? Bu yol nereye çıkar? Hazlar, riskler ve bedel nedir?”*  Edouard’ın bile isteye “Annemin kavgaları ve dönüşümleri” demeyip “Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri” diyerek akrabalık bağının annesinin kadınlık durumunu ve üzerindeki patriarkal tahakkümü gizlemesini tercih etmediği pratiğe biz de sadık kalarak soruyu “Bir kadın kulaklarında …” şeklinde zihnimizde soralım derim.

Oyunumuzun kostümlerini tasarlayacak olan Emine misafirimizdi bugün. Provalara başlarken şimdilik sadece çiçekli eteği ile gördüğümüz Onur’un özellikle Monique’in devriminden sonrası için kostümü bize de sürpriz olacak. Fakat siz oyuna gelmeden şu çiçekli etek meselesini es geçmeyin. “Ve çiçekli kumaş etrafında her şey, sıkı sıkıya aldatmacayla  dokunmuştur.”** diyen, oyunun okuma listesinde olan Rebekka Endler’in kitabına bir bakın.

KA, Onur’un sahnede ev işlerinin hiyerarşisini yapmadan sürekli iş yapmasını ve tripodu (hala kameramız yok ve -mış gibi yapmakta üstümüze yok) artık taşımayı bırakmasını isteyerek başka bir tasarımın peşinde, Onur’u ev içi köleliğine devam ettirirken gözümüz Monique’nin özgürlüğünü, önünde uzanan ihtimallerin sonsuzluğunu ve aynı zamanda mutluluğunu çağrıştıran fotoğrafa (Edouard’ın söylemi ile her şeyin başlamasına sebep olan fotoğrafa) takılıyor. Bu fotoğrafın bize, Monique’in çocukları olmadan, evlenmeden önce özgür ve hayallerinin olduğunu hatırlatan şey olduğunu konuşuyoruz. Annesinin (Monique) değişme isteğini konuşurken babasının; statükoculuğuna, aşma isteğinin olmamasına rağmen annenin; kabuğunu kırma isteğinden, kaderine razı gelmeyip toplum tarafından çerçevelenmiş olmaktan kurtulmaya çalışmasından bahsediyoruz. Bu hayatı yaşamayı reddediyor Monique, aşmak isiyor. “Onun için önce aklını gönderiyor sonra da bedeni peşinden gelecek. Devrimi böyle yapacak belki.” diyor KA.

Edouard da bize annesinin bir aşama kaydettiğinden fakat bir başka yer daha olduğundan ve oraya geçerse annesinin ve tahakküm altındaki sınıfların üzerindeki tüm şiddeti görebileceğimize işaret ediyor.  Bize “Onu yoksul, evinde işçi – köleleşmiş bir kadın gibi anlamayın. Bunu aşmayacak mıyız? Bu sınırı aşacağız ve değiştireceğiz.” diyor.

“Sınıfsal olarak değişim için devrime ihtiyacımız var.” KA

Geldiğimiz yere kadar bir akış alıp, provayı sonlandırıyoruz. Bir gün ara verip iki gün sonra buluşuyoruz.

1 saat 8 dakika, 4 saat 27 dakika

* Jacqueline Rose, Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme, Alfa Yayınları, 2022, s.161, 178, 142

** Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası: Dünya Kadınlara Neden Uymaz?, İletişim Yayınları, 2024, s.192

 

 

29.08.2025 – Prova Günlüğü

“Bir eş istiyorum.

Neden bir eş istiyorum? Ekonomik olarak bağımsız olabilmek, kendimi geçindirebilmek ve gerekirse bana bağımlı olanlara destek olabilmek için okula geri dönmek istiyorum. Çalışıp beni okula gönderecek, okula giderken çocuklarıma bakacak, çocuklarımın düzgün beslenmesini ve temiz tutulmasını sağlayacak, çocukların kıyafetlerini yıkayacak ve tamir edecek, çocuklarımın bakımını iyi yapan, onların okul eğitimlerini ayarlayan, çocuklar hastalandığında onlarla ilgilenen, evimi temiz tutacak, çocuklarımın arkasını toplayacak, benim arkamı toplayacak bir eş istiyorum. Kıyafetlerimi temiz, ütülü, tamir edilmiş, gerektiğinde yenilenmiş tutacak ve kişisel eşyalarımın yerli yerinde tutulmasını sağlayacak bir eş istiyorum. Yemekleri pişiren, iyi yemek yapan, menüleri planlayacak, gerekli alışverişleri yapacak, yemekleri hazırlayacak bir eş istiyorum. Hasta olduğumda bana bakacak, acımı ve okuldan kaybettiğim zamanı anlayışla karşılayacak, dinlenmeye ve ortam değişikliğine ihtiyacım olduğunda bana ve çocuklarıma bakmaya devam edebilecek bir eş istiyorum. Misafirlerimin rahat hissetmeleri için ihtiyaçlarıyla ilgilenen, kül tablası sağlayan, ordövrleri uzatan, yemeklerden ikinci porsiyonu sunan, gerektiğinde şarap kadehlerini dolduran, kahvelerini istedikleri gibi servis eden bir eş istiyorum. Cinsel ihtiyaçlarıma duyarlı, canım istediğinde tutkuyla ve istekle sevişen, beni tatmin eden bir eş istiyorum. Ve elbette, canım istemediğinde cinsel ilgi talep etmeyecek bir eş istiyorum. Daha fazla çocuk istemediğim için doğum kontrolünün tüm sorumluluğunu üstlenecek bir eş istiyorum. Cinsel olarak sadık kalacak bir eş istiyorum. Eğer tesadüfen, mevcut eşimden daha uygun birini bulursam, mevcut eşimi başka biriyle değiştirme özgürlüğüne sahip olmak istiyorum. Doğal olarak yeni  bir hayat bekleyeceğim; eşim çocukları alıp onlara tek başına bakacak, böylece ben özgür kalacağım. Okulu bitirip işe girdiğimde, eşimin çalışmayı bırakıp evde kalmasını istiyorum ki, eşim görevlerini daha eksiksiz ve tam olarak yerine getirebilsin.”*

Bugün sizi bu ikonik deneme ile karşılamak istedim çünkü provada KA tam da sizi karşıladığım bu konuşmanın imasına dikkat çekercesine bize “Kim istemez ki karısını?” dedi ve tam da bu düşünme biçimine dikkat çekti. Kadınları hedefleyen bu yapısal şiddetin evrenselliğini hatta Edouard’ın da ifadesiyle “Bu hikaye bir kadının değil bu kadının temsil ettiği toplumun hikâyesi, Monique’nin hikayesi değil sadece” diyerek de belirttiği o evrenselliği konuştuk ve Onur’un sahnedeki hareketi üzerinden bir imaj, hareket devinimi çalıştık. Ve görünen o ki annelerimizin anılarını yani ev içi köleliklerini bol bol hatırlayacağız provalarda. Belki de kendimizinkileri… Eril tahakkümü ve yapısal şiddeti anlamak adına Edouard’ın da sıkça bahsettiği Pierre Bourdieu okumayı da ihmal etmedik, etmiyoruz. Provamıza dönersek KA, bir evin içindeki koşuşturmanın, işin, köleliğin o evin hapishane olması halinin sıkıntısını Onur’un bedeninde bulmasını, koşturmaca içinde pestilinin çıkmasını ve bizim Onur’a “bir dursana ” diyecek kadar telaşla, çokça hareket etmesini istiyor Onur’dan. Ev işlerini, zevkle** yapmadan, fikren işleri yetiştirmesi gerektiğine çok kaptırmış şekilde yapmasını istiyoruz. “Hobi gibi değil, bir patronu var da kayıt tutuyor ve ona ceza kesecek gibi. Zamanı da yok ve bir sürü işi var. Bedeni bir sürü iş yapmaya alışmış. Atakla, yetişme telaşı ile yapıyor bedeni. Bunla kodlanmış.” diye de belirtiyor KA. Kapitalizmin ritmiyle adeta bir otomat gibi iş yapmaya zorlanıyor kadın. Onur’un sesiyle, bedeniyle bu sahnenin müziğini, dansını bulmasını izliyoruz keyifle. Biz Onur’u keyifle izlerken Monique Bellegueule’ün sızısını görüyoruz elbette.

Dekorumuzda bazı ufak ve sıcak değişiklikler var. Artık bir odun sobamız var. Annelerimizin yani emek yoğun bakım işinin kürek mahkûmunun erkenden uyanıp yaktığı, biz uyanmadan evi ısıtmak zorunda olduğu şu kömür ve odun sobaları… Yemek masasının uzunluğundan ve tekerlekli tripodlarımızdan vazgeçtik. Yemek masası demişken yazarımızın yemek yemeyi çok sevdiğini de konuşmadan atlamıyoruz. Edouard’ın da Monique’in de kaderlerini reddettiklerinden, doğuştan onlara biçilen hayatı reddettiklerinden bahsediyoruz. Bunu konuşmuşken “Amor fati” kavramına da değiniyoruz elbette.

Amor fati: “toplumsal kader sevgisi” “nesnel bir hâkimiyet yapısına bağlı olasılıklara bilinçsiz bir şekilde uyum sağlamak”la oluşur.***

Hâkimiyet yapıları: “tüm tekil aktörlerin (erkeklerin[…]) ve kurumların, ailelerin, Kilise’nin, Okuľun, devletin katkıda bulunduğu kesintisiz (dolayısıyla tarihsel) bir yeniden üretim çalışmasının meyvesidir” ***

“İşçi sınıfı olarak belirlenen hayatı kimse kabul etmesin.” KA

52 dakika süren 11.5 sayfalık akışımız ile provayı ve ilk haftayı bitiriyoruz. İlk hafta için her şey makul görünüyor. Birinci haftayı böylece sildik süpürdük.

Ve unutmadan bir gün önce zihninizde cevapsız bıraktığım süreler için bir açıklama: TÜİK (2008) tarafından 2006 yılında Türkiye genelinde yapılan zaman kullanımı araştırmasında kadınların ücretli çalışma için ortalama 1 saat 8 dakika, erkeklerin ücretli çalışma için ortalama 4 saat 27 dakika zaman harcadıkları ortaya çıkartılmıştır.

“Aman Tanrım, kim istemez ki karısını?”*

*Feminist aktivist Judy Brady Syfers’in, kadınların her gün karşılıksız ve görünmeden yaptığı tüm işleri listeleyen “Bir eş istiyorum  (I want a Wife)” adlı ikonik denemesinin bazı parçalarını kullanarak fütursuzca yaptığım bir derlemesidir. Eşcinsel evliliklerinin yaygın bir tartışma konusu haline gelmeden önce, karısı olan tek bir kişinin ayrıcalıklı bir erkek kocanın olduğunu da ve bu ikonik denemenin de hala çokça okunup tartışıldığını hatırımızda tutmakta fayda var.

** Bu işleri yapmaktan zevk aldığınızı söyleyebilirsiniz, ne mutlu size.

***Anne Jourdain – Sidonie Naulin, Pierre Bourdieu’nün Kuramı ve Sosyolojik Kullanımları, İletişim Yayınları, 2016, s. 64

1.09.2025 – Prova Günlüğü

“Kadınlar anne olmayı reddederek dünyayı sona erdirme gücüne sahiptir”

İki günlük aradan sonra yeniden Onur’un yok mekanında buluştuk. Tüm ekip burada sadece Onur yok çünkü dekorumuza eklenmiş yeni parçalar için Onur’dan gizli sözleştik ve provadan bir saat önce Eddy Bellegueule’ün evini kurmak için hummalı bir çalışma içine girdik. Onur’un her gün silip süpüreceği zemini, ordan oraya taşıyacağı kamerayı, yıkayıp kurutacağı ve ipe asıp sonra da ütüleyeceği boy boy donları itinayla yerleştiriyoruz. İlk bakışta hemen tanıyabileceğiniz bu yoksul evi neredeyse hazır ettik. Bir tek ev hanımı aparatımız eksik derken Onur’un da gelmesiyle provaya başlıyoruz. Onur’un sesinden Edouard’ı duyarken, ilk kez kamera aracılığı ile bedeninden Monique’in ücretsiz emeğini izliyoruz ve heyecanlanıyoruz.      (-Mış gibi yapmak ev işlerinden emekli oldu) KA hemen araya giriyor, “Kameraya konuşurken, Edouard’ın yazarkenki bilinç seviyesi ile konuşmak, ne konuştuğunu bilmek” diye açar veriyor Onur’a. Kamera’da yaşadığımız minik gecikmeler dolayısıyla “Ekonomiyi elinde tutanlar, Avrupa’nın gelişmiş tiyatrolarına özense iyi olur” demeden de geçmiyoruz.

Onur Louis Annesi Monique için “Yaşamı olaydan yoksun olduğundan bir olay onun başına ancak babam vasıtasıyla gelebiliyordu.”* dediği zaman, hemen durup Alain Badiou’nun olay kavramının buraya nasıl sirayet etmiş olabileceğini konuşuyoruz. “Olay: herhangi bir durumun normal düzeninden radikal bir kopuştur; durumun kendini yeniden üreten düzenini, yani tekrarı, kesintiye uğratır. … Yeni ihtimalleri mümkün kılan bir kırılma anıdır. Yani olay yeni bir düzen kurmaz, durumun içinde ortaya çıkar ve verili düzenin normal işleyişinde bir kesinti yaratır. … Olay’ın imlediği kopuş, yeni bir düzlemin açılma imkanıdır. … Bu anlamda bir başlangıç noktasıdır.”**

Monique’in olaysız olmaktan olaylı olmaya, varlık olarak kabul edilmemekten siyasi olarak varlık sayılmaya dönüştüğünü, hatta kocasından ayrılıp yeni bir hayata başlamasını da ‘olay’ diye belirtiyoruz. Evet, Monique’in -içinde sıkıştığı yerin- patlaması, kocasından ayrılması her anlamda olaydır. Monique’in henüz ideası olmadığı için ev içindeki durumuna, patriyarkaya bir çözümü yok. Olayın arkasında bir idea yoksa etkisi olmaz ama izi kalır. İdea varsa toplumu değiştirme gücüne sahiptir. Monique’in dönüşümünün hâlâ sınıf şiddeti tarafından kısıtlanmış durumda olduğunu unutmuyoruz ve bu dönüşümün devam etmesini, ‘olaysız’ bir gününün olmamasını temenni ediyoruz.

Dinden oldu olası iğrenmiş, tıpkı okul ile devlet’i bir gördüğü gibi din ile iktidar’ı da bir gören adamın(Edouard’ın babası) sinirlenip eşine(Monique)“Sen kafayı mı yedin! Kendi çocuklarımızı mı öldüreceğiz! Kürtaj cinayettir” diye çıkışmasını tuhaf bulan Edouard’ın bu noktaya dikkat çekmesi üzerine biz de Didier Eribon’nun “Reims’e Dönüş”teki üçüncü bölümünü hatırlıyoruz hemen. Onun da çocukluğunda komünist olan bütün ailesinin nasıl olup da oyunu aşırı sağa ya da sağa vermesinin mümkün göründüğünü ele almasından bahsediyoruz.

Kendi başlı başına olay olan Monique Witting’in sesini de kulaklarınıza bırakmadan geçemeyeceğim. “Cinsiyet kategorisi heteroseksüel toplumun ürünüdür, bu toplum kadınlara kati bir zorunlulukla “türü” üretmeyi yani heteroseksüel toplumun üremesini dayatır. Kadınlardan beklenen bu “tür”ü üretme zorunluluğu heteroseksüelliğin ekonomik olarak dayandığı sömürü sistemidir. Üreme özünde kadınların üretimine dayanır; bu, erkeklerin, kadınların bütün işlerini temellük etmelerine imkan sağlar. Burada işi temellük etmenin “doğal olarak” üremeyle, çocuk yetiştirmeyle, günlük ev işleriyle bağlantılı olduğunu eklemek gerekir. Erkeklerin kadınların işlerini temellük etmesi, aynen egemen sınıfın işçi sınıfının işlerini temellük etmesi gibi işler. Bu üretimlerden birinin (üreme) “doğal”, diğerinin toplumsal olduğunu söyleyemeyiz. Bu argüman ezilmenin kuramsal ve ideolojik gerekçelendirilmesidir.”***

O da ne, ne oluyor orada? Anne Monique’i bir neşe sardı. Onur’un bedeninde bir dakikalığına da olsa hayatına giren bir olayın Monique’i nasıl neşelendirdiğine nasıl varlık kazandırdığına şahit olurken provamızın sonuna geldik.

“Neşe bir şeyi yapma cürretidir. Var olma şevkidir.” KA

Olaysız ve neşesiz gününüz olmasın kaçaklar!

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.29,

** Duygu Türk, Öteki, Düşman, Olay: Levinas, Schmitt ve Badiou’da Etik ve Siyaset, Metis Yayınları

***Monique Witting, Straight Düşünce, Sel Yayınları, s.39

02.09.2025 – Prova Günlüğü

“Lütfen konuşurken burnunu karıştırma, düzgün konuşmaya çalış, beni utandırma insanlara, herkesin annesi düzgün konuşuyor”*

Merhaba kaçaklar, annenizden utandınız mı hiç? Cevaplarınız “Evet, utandım”, “Utandığım için utandığımdan utandığımı söylemeye utandım” ya da sessizliktir. Sessizlik mi! Siz bilirsiniz, bize söylemenize gerek yok tabii. “Bilginin -acının bilgisinin- dönüştürücü, eyleme geçirici olması için ne yapmak gerekiyor?” diye soran Edouard Louis’in cevaplarını duyalım biz.  Ne de olsa “Birinin bedenini alırsınız, örneğin annenizin, babanızın bedenini veya kendi bedeninizi, sonra açarsınız ve içinde bütün toplum vardır.” diyen de o. Provamızın altıncı gününe azaltılmış yeni metnimizle devam ediyoruz. Onur’un sesinden Louis’nin otopsi raporunu dinliyoruz ve bize çocukken annesiyle birlikte evlerinden, yoksulluklarından utandıklarını ama sonra sınıf-ötesi birey olduğu zamanlarda annesinden de utandığını söylüyor. Biz de Edouard’ın utancının nasıl olduğunu, nasıl doğduğunu ve Onur’un bedeninde bunu bulması lazım derken burada bir durup otopsi raporundaki acının bilgisini anlamak için Chantal Jaquet’in ‘Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik’ kitabına kulak kesiliyoruz. Jaquet bize  “Utanç sınıf-ötesi bireylerin serüvenindeki en değişmez duygusal belirleyicilerden biridir. … Utandığı için de utanır ve acısına kendine yönelmiş bir hiddet eklenir. Utanç uzaklığa tanıklık ediyorsa utancın utancı yakınlığı açığa çıkarır. Utanç kapalı devrede kendini yeniden-üretir ve çoğalır. … Toplumsal utancın imgeler dağarcığı esas olarak sınıf farkının ve tahakküm altındakilerin tabi olma halinin, bu sınıflara mensup olanlara atfedilebilir alçaklık ve düşüklük olarak yorumlanmasına dayanır. ”** diyor. Edouard’ın bilgiyi çıkardığı anlardaki duyguyu anlamamız lazım diye de ekliyor KA.

Edouard annesinin hayatında babasının olmadığı tasarımda, annesinin de kendi gibi sınıf-ötesi birey olmaya başlamasına şahitlik ederken Onur da Monique’in kocasından ayrılıp özgürleşmesine seyirci kılıyor bizi. Bu kopuştan sonra neşenin Monique’in hayatına nasıl geri geldiğini eski kocasının eşyalarını bir çöp poşetine doldurup iştahla fırlatışını, kocasıyla yaşarken maruz kaldığı yaşamın belirleyici unsurlarından biri olduğu için tiksindiği işin birden özgürlüğünün araçlarından birine nasıl dönüştüğünü izliyoruz. Edouard’ın bu otopsiyi sosyolojiden doğru anladığı her şey ile incelediğini kendimize hatırlatıyor, annesinden uzaklaşma ile başlayan yakınlaşması sonucunda geçmişin közleri içinde sevgi kırıntılarını görmesini takip ediyoruz.

O da kim??????????????? Gündüz güzeli!!!!!!!!!!!!!!!!! (İzlemeyenler için film tavsiyesidir) Kendisinin Paris’in kraliçesi Monique ile sigara içmişliği bile var ama bunu biz anlatmayalım oyuna gelin de Onur Bellegueule’den dinleyin.

Onur’un görünmeyen ücretsiz emeği yetmezmiş gibi bir de çocukları için atkı örmesini istiyor Patron.  Umuyoruz ki yakın zamanda örgü örmeyi öğrenir. Monique’in kopuşundan/kaçışından  sonra söylemeyi sevdiği gibi -hatta düzgün konuşmaya dikkat ettiği gibi belki de- biz de “muhakkak” öğrenir diyelim. Zaten Onur’a güvenimiz tam henüz altıncı prova günü olmasına rağmen oyunda selam çalışacak evreye geldik ne de olsa.

Milli piyango oynar mısınız? İnsanın bu kadar bile hayali yoksa işiniz zor! Biraz geriye gidip hikayemizde kahkahalar eşliğinde Onur’u izliyoruz. Onur’un bedeninde küçük beyimiz Eddy Bellegueule’ün zengin olma hayali ile annesine nasıl yalancı şahitlik yaptığını her şeyden öte queer bir evladın anneyle kurduğu bir düşün sevincini (gizli bir sevinç), babadan gizli kurulan bir ortaklığın sevincini izliyoruz. Bu kahkaha dolu anların tadının ve ekip arkadaşımız Doğa’nın yaptığı tatlının tadının damağımızıda kalması ile şimdiye kadarki en uzun provamızı sonlandırıyoruz.

 “Becerdim mi, sizi fazla utandırmadım ya küçük bey?”*

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.51

** Chantal Jaquet, Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik, Sel Yayınları, s.123, 124, 125, 127

 

 

04.09.2025 – Prova Günlüğü

“Gelecek havada

Her yerde hissedebiliyorum

Esmekte, değişim rüzgarlarıyla birlikte”*

 

Bir gün aradan sonra Google, Playstation, Youtube ve Spotify’a küresel erişimin kesildiği bu günde tekrar buluştuk değişim isteği! Bizim Youtube’a da, Spotify’a da ihtiyacımız yok. Neden mi? Ve sürpriz!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Onur bize altı gündür mini konserler veriyor bıkmadan usanmadan. Şimdiye kadar söylemedim size ama merak etmeyin oyuna geldiğinizde sizi de bu konser ile karşılayacak elbette. Hep birlikte gözlerimizi kapatıp Onur’un seslendirdiği Scorpions şarkılarında ‘şimdi’ den kopup Monique ile birlikte mekanı ve zamanı terk edeceğiz. Onur mikrofona efekt istedi, kendisini şarkıcı gibi hissetmeliymiş biraz. Hissettiremedik ama provaya Monique’in gençliğimin şarkısı dediği ıslıklı şarkı ile başladık bile.

“Take me to the magic of the moment

On a glory night

Where the children of tomorrow dream away

In the wind of change”*

 

Ara verdiği işe dönme zamanı ev hanımı aparatımızın, artık provalarda klasiğimiz haline gelen hamurunu açarak başlıyor bugünkü işlere. Çocuklar ve Patron karnının doyurulmasını bekler ne de olsa.

 

-“İlk anda yapacaktık, ilk anda yakacaktık!” (Patronu)

-“Yakalım mı? Yakalım!”

 

Yo yo hala “Bir kadının kavgaları ve dönüşümleri” oyununun provasındayız, “Hizmetçiler” değil.

 

Monique’in tatile çıkmak istediğini duyuyoruz Onur Louis’den. Tatile gidecek paraları olmayan aileler için devletin sağladığı bazı programlar olduğunu duyan Monique o güne kadar bedeninde ve yüzünde görülmemiş bir enerji ile balya balya belgelerle gider gelir, uğraşır durur. Çocuklarının da, değişme isteği taşımayan kocasının da zalim tebessümlerine rağmen… Biz de bu enerjiyi anlamaya çalışıyoruz, gelecekteki bir şeyi elde etmek için şimdiden duyduğumuz sevinci, ihtirası. Nasıl bir sevinç bu Monique’in sevinci? O evrakları bir ziynet eşyası, pırlantası gibi saklamasına şahit oluyoruz hep birlikte.

 

Bu ataerkil kapitalist sistemde, kadının varoluşunun yanı sıra emeğini de büyük ölçüde belirleyen eşitsiz güç ilişkilerinin kurulduğu ve sürdürüldüğü, kadın üzerinde kurulan eril tahakkümün gerçeklik kazandığı bir yapı sergileyen sistem de Monique kazanacak mı, o tatile gidebilecek mi? O tatile gitmeye çalışması neyin işareti?

 

Özge Sanem Özateş’e ait  ‘Malumun ilanı’ nından başka bir Monique’in sesi geliyor; “Ben hayatımda bir tatil görmemişim, bi hayatımda süslenip bi yere gitmemişim hiç bi şeyim yoktur. … İnsan her  şeyinden vazgeçiyo … ” **

 

“Kadınlar cinsiyetçi iş bölümü ile kendilerine dayatılan ev içi işleri her gün aynı rutinlikte ve soyutlanmış olarak gerçekleştirirken pek çok alanda kendini gerçekleştirme ve geliştirme olanaklarından yoksun kalmaktadırlar.”**

 

İşte şimdi kuralım Onur’un bedeninde gelecekteki bir tatili elde etmek için şimdiden duyduğumuz sevinci, ihtirası… Geldiğimiz yere kadar yarım bir akış ile provayı sonlandırıyoruz.

 

Sonunda mutlu olacak mı Monique?

 

 “Götür beni o anın büyüsüne

Şanlı bir gecede

Yarının çocuklarının

Değişim rüzgarlarında

Hayal kurduğu yere.”*

 

* Scorpions grubunun “Wind Of Change (Değişim Rüzgarı)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

**Özge Sanem Özateş, Malumun İlanı – Kadın Emeğinin Saklı Yüzü: Ev İçi Bakım Emeği, Nota Bene Yayınları, s.165

 

05.09.2025 – Prova Günlüğü

“Derinlerindeki o sesi duy

Kalbinin sesidir o

Gözlerini kapa, bulacaksın

Çıkış yolunu karanlıktan

Burdayım işte

Bana bir melek gönderir misin?

Burdayım işte

Şafak yıldızının topraklarında”*

 

İkinci prova haftasının son gününde buluştuk. Aramızda misafirimiz ve Moda Sahnesinin ilk asistanlarından şimdilerde ise yönetmen olan Berfin de var. Bugün iki akış alacağız, ilk akışı Angelique’e kadar olacak şekilde ve sonra başa dönüp, kesmeden tam bir akış şeklinde yapacağız.

Angelique kim mi! Size hiç bahsetmedim mi ondan? Angelique gönderilen bir Melek. Devrim bünyeye mikrop gibi giren şey ise Angelique de Monique’in özgürleşme hikayesinde öyle.  Edouard Louis’nin lisedeyken başına gelen annesinin başına gelmekteydi, Louis’nin o dönem  hayatına giren ‘Değişmek’ kitabında bahsettiği Elena ve diğer kadınlar nasıl etkilediyse Louis’i, Angelique de öyle etkiliyordu Monique’i. Eduard’ın sıçramasına, sınıf-ötesi birey olmasına etki eden; liseye gitmesi ve tanıştığı o insanlar sebep olurken, şimdi annenin sıçramasına da Angelique sebep oluyordu. Monique, Angelique’in onu başka bir yaşama, başka bir dünyaya ait alışkanlıklara, daha özgür ve daha yumuşak yaşam biçimlerine götüreceğini hemen hissetti. Birden daha mutlu olmuş,  Angelique’in yaşamını benimsemişti. Monique onun etkisi ile kuaförden randevu alıyor, yeni deyimler ve kendini seçkin hissettirecek yeni yiyecekler öğreniyor, onunla süper markete gidip iç çamaşırı alıyordu. Monique’in hikayesi Louis’nin gözünden ‘bir kadının hikayesinden kendi yaşamının ve kocası ile birlikteki yaşamının onu mecbur bıraktığı varolmayışa  karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikayesine’ dönüşüyordu. Angelique anneyi “kadın” yapıyordu. Burada size Louis’nin annesi için söylediği şu cümleyi de hatırlatmak isterim:

“Kadın kimliği bazıları için, haliyle, boğucu bir kimliktir. Onun içinse kadına dönüşmek bir fetihti.”**

Bedeni tümüyle değişiyor, mutsuzluk ondan kayboluyordu. Angelique sayesinde kocasına karşı kendini daha güçlü hissediyor ve kocasına hayır dedirten etkiyi yaratıyordu, başka bir hayat var mı dedirtiyordu Monique’e. İşte tanıştınız Angelique ile, buraya kadar aldığımız akışımızı kesip başa döneceğiz ama bir araya ihtiyacımız var derken salona “Abimmmmm, Abimmmmmmmm” diye bağıra bağıra Hakan K. giriyor. Özlemiştik doğrusu onun yüksek enerjisini. Kuko’yu merak eden varsa diye belirteyim; ilk günden beri bizimle ve hepimizden daha iyi bir performansla, sabırla provaya eşlik ediyor, çıkışta gideceği parkın hayalini kuruyor. Arada karanlıkta onu görmeyip üstüne bassak da az önce canını yakmamışız gibi tüm güzelliği ile içimizi sevgi doldurup, bize güvenmeye devam ediyor. Şimdiye kadarki ilk tam akışımızı alıyoruz ve 94 dakika sürdüğünü görüp oyunun  yaklaşık 80 dakika civarında olacağını hesaplıyoruz. Bu akışta ilk kez Onur’u Angelique etkisi kırmızı ruju sürmüş şekilde görüyoruz, doğrusu pek yakıştı. Provayı 1 hafta ara verecek olmanın hüznü ile kapatıyoruz.

İkinci prova haftamızı da yıkadık kuruttuk.

“Bizi olduğumuz yerden dışarı çıkaracak etkiye ihtiyaç var!” KA

“Hear this voice from deep inside
It’s the call of your heart
Close your eyes and you will find
Passage out of the dark

Here I am
Will you send me an angel?
Here I am
In the land of the morning star”*

 

* Scorpions grubunun “Send Me an Angel (Bana bir melek gönder)” adlı şarkısı ve  Onur Ünsal tarafından yapılmış çevirisine ait parçalardır.

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.75

15.09.2025 – Prova Günlüğü

“Bütün biçimleriyle ‘iş’e karşı mücadele, bir özgür zaman mücadelesidir.”

Bir hafta ara verdiğimiz provamıza devam etmek için Stüdyo Sahne’mizde buluştuk. Özlemişiz prova yapmayı. Günü, Onur’un size vereceği Scorpions konseptli mini konser için  Damla’yla şan çalışmaya başlaması ile açıyoruz. Çeşitli egzersizlerle sesimizi ısıtıyoruz ve Onur’un ses aralığının ne kadar geniş olduğunu keşfediyoruz. Nedir o? Kırçıl mı? Öğrendik ki Onur bir kırçıl ustasıymış, istediği yere kırçıl katabiliyormuş. Kırçıllı kırçıllı şarkılar dinleyeceğimiz için heyecanlanıyoruz.

Şan çalışmasından sonra KA’nın gelmesi ile ilk dört sayfayı ayrıntılı şekilde çalışmaya başlıyoruz. Provanın geçtiğimiz sekiz gününe rağmen KA, provanın bugün başladığını ve hangi eylemi  yaptığımıza, kamerayı alıp nereye koyduğumuza bugün ve bugünden sonra karar vereceğimizi söylüyor. Oynama üslubunu konuşacağımızı, artık tüm iç aksiyonu, manaları bilerek gideceğimizi, aksiyonu sabitleyip kararsızlıkları ortadan kaldıracağımızı da ekliyor. Mekan ile ilgili yeni tasarımını da paylaşıyor bizimle ama size söyleyemem, bu her anlamda sürpriz olacak elbette. Edouard varlığının yok mekanında anılarını hatırlarken, eşyaların bu anıları Onur’a nasıl hatırlattığını izleyeceğiz biz de. Bu ev, bu mekan bir ‘an’da donmuş, tüm o anıların yaşanmış olduğu bir ‘an’da. Bu yaşanmışlığın içinde Edouard’ın bizi ve kendisini dolaştırmasını -hatta sevdiği şekilde yüzleştirmesini- izliyoruz Onur’un bedeninden. Dokunduğu her şey bir başka anıyı çağırıyor bize. Başka türlüsünün de mümkün olabileceğini göstermek için bir bir hafızanın örtülerini açıyor. Cilveli bir fotoğraf ve ölü bir ev… İşte başlıyor Édouard Louis’in otopsi raporu.

İlk bölümün Cohen şarkısı ve bir tür şiir gibi olduğundan bahsederken Louis’nin Moda sahnesinde yaptığı söyleşisinden bu oyundaki hikayenin üslubunu belirlemesi için şiir okuyup; Leonard Cohen ve Lana Del Rey dinlediğini hatırlıyoruz. Bu yazının yumuşak olmasını istediğini de eklemişti ayrıca.

İlk iki haftanın aksine ya da ilaveten de diyebiliriz KA, Onur’dan konuşmanın temposunu düşmesini istiyor. Zaten Monique’in  evin içinde yetiştirmesi gereken işler olduğunu ve tek bir insana yüklenen bu işlerin yarattığı zaman yoksulluğunun zaten kendiliğinden bir telaş ve hız yaratacağını söyleyerek artık ekstra bir koşturma yapmayacağımızı da ekliyor. Monique’in bedeniyle yapacağı işler, jestler için Onur’a “Anneye bakmış olman, anneyi çok seyretmiş olman lazım. Anne nasıl sigara içiyor, hamur açıyor (burda araya girmek isterim, istisnasız her gün bize hamur açıp pişiren Onur’un Tava’da Ekmeğine Damla da hayran kalıyor), ütü yapıyor, bulaşık yıkıyor? Bu işleri yaparken jestleri var anne Monique’in, onları bulmak lazım. Çamaşır katlamada bir hızı, el mahareti var.” diyor KA. “Oyunda Edouard annesini dünyaya getiriyor ve  bu bağlamda annenin fark ettirilmesi lazım, Edouard’ın değil” diye ekliyor. Onur Bellegueule derin bir ‘off’ çekerek belki bir enerji boşaltması belki bir sıkılma, bıkkınlık ile başlıyor bu işleri yapmaya. Zaten kim severek yapar ki? Ve bu sevmemenin yapısından, anne Monique’in evin içindeki ücretsiz yeniden üretim emeğinin nasıl ‘iş’leştiğinden, zorunlulaştığından, rutinleştiğinden ve kendisini yıprattığından bahsediyoruz. Bu da bizi yeni kapitalist biçimlerin insanı ücretli köle olarak tabi ettiği bizim de hayatta kalmak için tabi olduğumuz ‘İş’ ile bu türlü bir ‘İş’e tabi olmadan emeğimizden özgürleştiğimiz koşullar ve yapıda bu ‘İş’leri yapmak arasındaki farkı konuşmaya sevk ediyor. Ve hemen burada  Helen Hester ile Nick Srnicek’in sesini hatırlayalım. “Ücretli emeğin kendisi, ortadan kaldırılması gereken bir tahakküm, baskı ve sömürü biçimidir. Özgürleştirici bir proje olmaktan çok uzak olması bir yana ücretli emek piyasasına girişi sağlamak adına ücretsiz yeniden üretim işini azaltma çabaları, aslında sadece bir tutsaklık halinin yerine diğerini geçirmek anlamına gelir. Üstelik bu çabalar neredeyse her zaman, ücretsiz işleri düşük ücretli işgücüne devretmeyi gerektirir; bu da yeniden üretim emeğinin topluca azaltılması değil yeni bir iş bölümü yapılması demektir”*

Hemen ardından annenin köleliğini de özgürleşmesini de kavramış bir evladın devrim önerisini duyuyoruz.

“Bu fotoğrafı görmek bu yok edilmiş yirmi yılın doğal bir şey olmadığını, ondan bağımsız dış güçlerin –toplum, erillik, babam– eylemlerinin bir neticesi olduğunu hatırlamamı sağladı, demek ki her şey başka türlü olabilirdi” **

Her şeyin  başka türlü olabileceğini aklımızdan çıkarmamak dileği ile kaçışa ve kopuşa devam…

* Helen Hester – Nick Srnicek, İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, Otonom Yayınları, s.41, 40

**Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, s.10

16.09.2025 – Prova Günlüğü

“Şiddetten uzaklaşınca şiddeti görmeyi öğrenmiştim ve onu artık her yerde görüyordum.”*

Provayı dün geldiğimiz yere kadar Onur ile ezber alarak açıyoruz. Bugün kırçıllı şarkılar yok, prova sonrasına bırakıyoruz Damla ile şan çalışmayı ve kırçıllı şarkıları. 1 saat ezber aldıktan sonra KA’nın gelişi ile provaya başlayacağız diyoruz ki laf lafı açıyor bir türlü başlayamıyoruz. Yazar Jon Fosse’den ve Edouard Louis’nin Türkiye edebiyatı yazarlarını öğrenmiş olup okuma listesine aldığından hatta bizden daha iyi bileceğinden bahsediyoruz. Merhamet kavramını sorguluyoruz, merhamet kavramı neden “iyi” bir kavram olarak görülüyor ve neden bunu tartışamıyoruz? Merhamet’in iyi ya da kötü olduğunu nerden biliyoruz? Nerden geliyor bu ‘merhamet’, kaynağı ne? Yazarımızın da çokça bahsettiği Pierre Bourdieu ‘merhamet, acıma, şefkat’ gibi kavramları doğrudan merkeze alarak bir kavram inşası yapmaz fakat onun teorik çerçevesi içinde merhamet: toplumsal konumdan bağımsız olmayan, çoğunlukla bir iktidar asimetrisinin ifadesi olan, yardımseverlik kisvesiyle eşitsizlikleri yeniden üretebilen bir duygusal-sosyal pratik olarak düşünülebilir. Hatta ‘simgesel şiddet’ kavramıyla, baskının çoğu zaman zorla değil, gönüllülükle, kabulle işlediğini gösterir. Merhamet de bu çerçevede, baskıyı gizleyen, yumuşatan bir duygu olarak işlev görebilir. Devletin ya da elitlerin ‘yoksullara merhamet’ dili yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak düzenin devamını sağlar. Üst sınıflar, alt sınıflara yardım ederken ‘onları yüceltme’ söylemi kurabilir; bu da aslında kendi üstünlüklerini pekiştirir. Tıpkı ‘Hizmetçiler’ oyununda Hanımefendi’den duyduğumuz ve hizmetçi Claire’e söylenen “Mutfağa aşina değilim tabii sizin kadar. Orası sizin eviniz. Sizin topraklarınız. Hükümdarı sizsiniz.” söylemi gibi. Tıpkı erkeklik sınıfından Keyfi Yerinde’lerin kadınlık sınıfının kölelerine yaptığı gibi… Daha güçlü konumda olan, üstten bakışı ile ‘merhamet eden’ konumunda olurken eşitlikçi bir duygu değildir merhamet, toplumsal hiyerarşiyi yeniden üretmektir. Dolayısıyla, merhamet bile sınıfsal kodlarla işleyen bir pratiktir.

Artık provaya geçip hakkını veriyoruz. Ne oluyor da Edouard ve anne Monique kurtulmak isterken sınıf şiddeti ile yapılandırılmış bu ortamdan diğerleri kurtulmak istemiyor? Babadaki(Louis’in babası) değişmeme isteğini görüyoruz yeniden, baba gibi cis erkeklerin çoğu hayatından memnun. Statükocular ve onun, onların habitatı; suni şekilde inşa edilmiş bu dünya. Baba bu koşullarda yaşayabiliyor, anne yaşamayı reddediyor. Ve bazı cis erkekler, Kızılbaş Şefik gibi erkekler de rahatsız oluyor diyoruz. Babanın jestlerini de konuşuyoruz, bu jestler aynı zamanda egemenin jestleri derken Onur Bellegueule’den Monique’in boyun eğmeyişini, ilk evliliğinden de evinden de gidişini duyup heyecanlanıyoruz. Yazarımız bu oyunla adeta bize şu soruyu da soruyor: “ Annem bu yapısal şiddetin içinde nasıl daha iyi bir insan (maruz kaldığı şiddeti kesintiye uğratan/iletmeyen beden olarak iyi bir insan) olmaya gidebilir? Özgürleşmek için nasıl daha iyisini yapabilir?” Suni, doğal olmayan ve egemen tarafından keyfi yaratılıp bir zorunluluk gibi bize dayatılan tahakküm biçimlerine de sınıflara da inanmayın, bunlar inanılacak şeyler değil, böyle olmayabilirdi, zorunda değiliz diyor yazarımız. Neden bazıları karides yiyip, şampanya içebilirken; işgal ve soykırım altındaki bir mekanda bazıları içilebilecek su dahi bulamaz günlerce?

KA, “Kırmak gibi değil, eylem gerçekleşmiş zaten. Kırılmış bir şeyin, sonucun üstünü açmak gibi.”diye Onur’a açar verirken bu bağlamda aklına gelen yönetmeni Theo Angelopoulos’un olduğu ‘Sonsuzluk ve bir gün’ filmini mutlaka izleyin, oradaki gibi diyor bize de.

Buz kesiyoruz, Onur Bellegueule bize şiddetin birkaç biçimini gösterirken sahnede. Yer yer Edouard maruz kalıyor annesinden gelen şiddete, yer yer annesi maruz kalıyor Edouard’dan gelen şiddete. Yazarımız, edebiyatıyla egemenler tarafından ezilenlerin maruz kaldığı şiddeti ve bu maruz kalıştan ötürü ezilenlerin birbirlerine ilettikleri şiddeti temsil ederek ona tahammül edilemez kılmak, gözümüzün içine sokup ona alışmayı imkansızlaştırmak istiyor biliyoruz ki.“Şiddet, bireyleri süreklilik göstererek ele geçirdiğinde, onları bu şiddeti üretmeye zorlar, onları iletken bir kabloya dönüştürür… Sanki şiddet bir mülkiyet değil de bir akışmış gibi… Halk sınıflarından erkekler ya da kadınlar ne özünde şiddete meyilli canlılardır ne de gökten inmiş birer melek; bu çevrelerde hüküm süren şiddet, yayılan, sürdürülen, sınıf şiddetinden ileri gelen bir şiddettir”** diye de ekliyor Louis.

Onur’da bedenleşen Monique’in merdanesiyle tavır alışını, koca gömleğini ütülerken kocayla adeta hesaplaşmasını, bir pantolonu kocası gibi konuşturuşunu keyifle izliyoruz da buz kesişlerden sonra içimiz ısınıyor. Provayı bitirip Onur’u şan çalışmasına gönderiyoruz. Biz de bir gün ara vereceğiz tabii. Zaten oyunun beşte ikisi bitti bile.

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.58

** Édouard Louis – Ken Loach, Sanat ve Siyaset Konuşmaları, Tellekt Yayınları, 2024, s.20, 21

 

18.09.2025 – Prova Günlüğü

“Şiddete son vermek istiyorsanız şiddete sebebiyet veren gerçek nedeni bulmak zorundasınız.”*

Bir günlük aramızdan sonra LGBTQIA+ ’ların ve cis kadınların hayatını zindana çeviren bir korku siyasetinin içinde sansürler, yasaklar ve ev baskınları ile tehdit altında olduğumuz bugün de provamızı yapmak için buluştuk. “Fakat olan biten her şeyin mesuliyeti annelere aittir; homofobinin de devlet şiddetinin de.”(!) Biz mi? Biz mi ne yapıyoruz? Biz bekliyoruz, beklemeye devam ediyoruz, hala bekliyoruz… 1 saat geçtikten sonra Onur’un ve KA’nın gelmeyişi nedense bizi hiç şüpheye düşürmüyor ve biz bekliyoruz, beklemeye devam ediyoruz derken sonunda Onur geliyor ve prova saatini 13.00 değil de 14.00 diye bildiğini anlıyor ve hatta 3 gündür bununla mutlu olduğunu söylüyor. Cevabımıza ve 1 saattir şüphelenmeyip onu aramayışımıza hayret ediyor, biz de ona sarılıp, gülümsüyoruz. (Bir gün önce ‘Dıkşın: Büyük Şans’ oyununda oynadığını da unutmayalım tabii)

Kimi için otopsi raporu çıkarmak, kimi için hafızanın örtüsünü açmak, kimi için arkeolojik kazı yapmak, kimi için de hepsi birden olan metnimizi çalışmaya Louis’in “Yaşamını belirleyen şey kadınlık durumuysa, ben bu yaşamı anlayabilir miyim? Beni çevreleyen dünya tarafından bir erkek olarak inşa edilmiş, algılanmış ve tanımlanmışsam?”** diye sorduğu soruyu tartışarak ve soruyu bir de kendimize yönelterek başlıyoruz. Louis’in cevabı kendi hasarlı gerçekliği içinden varlığının yok mekanında anlamaya çalışmak. Ve bir röportajında*** “bazen başkaları adına da konuşmak gerekir” dediğini de unutmayalım. Yine aynı röportajında Louis; naif, yüzeysel ve burjuva önerisi diye tabir ettiği “Herkes kendi hikayesini kendi anlatsın, başkaları adına konuşmayalım” söylemi ile engellenmeyelim ve yine Louis’in ifadesi ile ‘o başkalarının’ sesini gasp etmeden, temsil sorunu yaratmadan konuşalım ve tartışmaya açık bırakıp provamıza devam edelim.

“Adaletsizlik her yerde adaletsizliktir” KA

Fiziksel, ekonomik, sembolik şiddetin yanında toplumsal cinsiyet ve devlet şiddetine de  maruz kalmış bir çocuğun Eddy Bellegueule’ün, annesine bu şiddeti ileterek yeniden nasıl ürettiğini Édouard Louis’in bu şiddeti görünür kılması sayesinde ile konuşuyoruz. Monique’in belki gözlerini kapatıp söylediği; zamandan, mekandan koparak ona dayatılmış habitusu bir süreleğine aştığı, özgürleştiği bir anda belki de ev işi yaparken mırıldanarak gündelik otomatizmini kırdığı o anlarda söylediği ıslıklı şarkıyı duyuyoruz dememize kalmadan küçük Eddy, anne Monique’in yüzündeki memnuniyeti görüp bağırarak bu minik özgürleşme anını da  şarkıyı da kapattırıyor bize.  Judith Butler’a göre kimlikler tekrar eden pratiklerle kurulur. Ve der ki; ev hanımları sürekli “itaatkar eş, şefkatli anne” performansına zorlanır. Şarkılar ise başka bir performatif alan açar. Kadın, sözleri yüksek sesle söylediğinde aslında kendini yeniden kurar. “Ben özgürüm”, “Ben aşığım”, “Ben güçlü bir kadınım” gibi sözler benliklerin performansını mümkün kılar. Belli ki Monique’in dinlediği ya da söylediği şarkılarla toplumun dayattığı “fedakar anne/eş” rolünden sıyrılmasından küçük Eddy pek bir rahatsız olmuş. KA, anne için kaçma mekanı olan bu şarkıları söyleyen Onur’a bazı açarlar veriyor. “Şarkıyı söyleyen Onur değil de şarkıyı söyleyen anneyi bulursan seni rahatlatır. Kadın biraz ‘yamuk’ da söylüyor olabilir. Kadın orayı mekan tutmuş ve diğer her şeyden kaçıyor aslında. Babadan kaçmadan önce oraya kaçmış ve dünyadan kopuyor.” diyor hepimize. Michel de Certeau “Gündelik Hayatın Keşfi”nde “sıradan insanlar dayatılan düzen içinde küçük direniş ve kaçış taktikleri üretir” der. Monique için de şarkı dinlemek ya da söylemek eril tahakküm altında “önemsiz” görünen ama aslında mikro-özgürleşme sağlayan bir taktik görüyoruz ki. Onur Louis’in “Bir özgürleşme hikâyesi yazmak için yola çıkmışken neden üzücü bir hikâye anlatıyormuş gibi hissediyorum?” dediğini duyup anne Monique’in özgürleşememesindeki payını nasıl üstlendiğine şahit oluyoruz. Louis açık yüreklilikle şunları söylüyor bize “Özgürleşmeden önce annemin maruz kaldığı şiddetin bir parçası olduğumu göstermek benim için çok önemliydi. Çocuklar düpedüz faşisttir. Erkeklerin anneme çok kötü davrandığını görüyordum, ben de çocukken bunu yeniden üretirdim. Konuşmasını, var olmasını istemiyordum. Çocuklar bu anlamda faşisttir, dünyanın işleyişini hızla öğrenir, yeniden üretirler. Bomba gibiler. Ancak annem değiştiğinde, ben değiştiğimde ve kaçtığımızda bu ortak şiddetin feshine odaklanan bir başka ilişki inşa ettik. Annem her gün ben çocukken olduğu kadın olmamaya, ben de küçükken olduğum çocuk olmamaya çalışıyorum.”****

Küçük Eddy bize kapattırmadan kendi mikro özgürleşme anımızda Onur’dan Scorpions’un “Still loving you” şarkısını dinleyerek provamızı biz kapatıyoruz.

“Anneler çocuğundan başka hiçbir şey için var olmamalı(!)”

* Édouard Louis

** Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.28, 29

*** Louis, É. (2025, 22 Haziran). Édouard Louis ile edebiyatın işlevi üzerine: ‘Burjuva kültür bir şiddet aracı’. Elif Bereketli.

https://aposto.com/s/edouard-louis-ile-edebiyatin-islevi-uzerine-burjuva-kultur-bir?a=customButton&utm_source=aposto

**** Louis, É. – Aw, T. (2022, 15 Eylül). Édouard Louis ve Tash Aw: Toplumun otopsisi. Spencer Quong. çev. Bartu Şanlı

https://vesaire.press/edouard-louis-ve-tash-aw-toplumun-otopsisi/

 

19.09.2025 – Prova Günlüğü

“Artık bir müttefikin vardı”*

Üçüncü haftanın son prova gününde provayı Damla’nın şan çalışması ile açıyoruz.  Ses nefes egzersizleri ile ısıtıyoruz sesimizi. Lip trill, omuz çevirme, boyun-yüz masajı, esneme yaparken mam mim yapmaktan çıkamıyor, keyifleniyoruz. Islıklı şarkımızı çalışıp, Onur’un tonuna bakıp hangi oktavdan söyleyeceğine karar veriyoruz.

Stüdyoda provaya geçer geçmez, geçemiyoruz. Konuştukça daha çok konuşuyor bir çok şeyden bahsedip film, belgesel, yine film, podcast, kitap tavsiyelerimizi alıyoruz KA ve Onur’dan. Elbette sizinle de paylaşacağım ama provamıza ulayarak. Belgesel tavsiyemizle başlayalım, Onur izlediği Orfoz belgeselinden bahsediyor bize. Orfozlar dişi birey mi erkek birey mi olacağına sürüsündeki ihtiyaca göre karar verirmiş. Bu bilgi bizi heyecanlandırdı. Dileriz biz de Monique Wittig’in “Straight Düşünce”de bahsettiği gibi ikili cinsiyet tahakkümünün ötesinde bir yaşam tasarımında, sonsuz ihtimalleri ve ‘başka türlü’sünün de mümkün olabileceği hatta olduğu bir hayat tasarımında özgürce yaşarız yakın bir gelecekte. Edouard Louis’in “Eddy’nin Sonu” kitabında bahsettiği kuzeninin hikayesinden bahsederken konuştuğumuz bir benzerlik üzerinden KA’nın hatırladığı “Vavien”i izlememizi tavsiye ederken KA, bir çağrışımla daha “Takva” filmini hatırlıyor ve onu da konuşuyoruz. Başlamadan hemen önce de Didem Bayındır’ın yazarımız Louis ile yaptığı “Dünyayı çevirenler” podcast’lerindeki bölümü dinlememizi söylüyor. Tavsiyelerin devamı sonra, provaya başlıyoruz….

Louis varlığının yok-mekanında geçmişin izini sürerken çok sevdiği Marcel Proust’un da “Kayıp zamanın izinde” serisinde (bu da kitap tavsiyelerinden biridir KA’nın) Madlen keki ile geçmişe yolculuk yapmasını örnek model ve bir açar olarak gösteriyor KA. Fransızca’da “Madeleine de Proust” diye bir kalıp var ve bu kalıp insanı geçmişteki bir anıya götüren bir koku veya tadı anlatmak için kullanılıyor. Louis’in sevdiklerinden Proust’u anmışken Genet’i de anmadan geçmiyoruz. Onur belli bir kokunun Kuko’yu nasıl etkisi altına alıp, muhtemelen barınakta yaşadığı zamanlara ait bir anısını canlandırdığında verdiği reaksiyonu paylaşıyor bizimle. KA da “Ankara’ya gidince yazma isteği geliyor bana” diyerek Ankara’ya gitmenin nasıl o Madlen kekinin kokusunun etkisini yarattığından bahsediyor bize. Bunun üzerine oyunda “Angelique etkisi” dediğimiz bölümü çalışıyoruz. Onur Louis’den “Gerçekleşen toplumsal mucizenin farkında mıydın acaba? Ansızın beliren bu kendinin dışına çıkma ihtimalinden? Bence evet. Angélique sayesinde babama karşı kendini daha güçlü hissediyordun, artık bir müttefikin    vardı …”* dediğini duyar duymaz metnimizin kadınları nasıl örgütlediğinden bahsediyoruz. Metnimiz üzerinden yaşamakta olduğumuz egemen sistemin içinde tıpkı Angelique ile Monique’in  olduğu gibi kadın kadına ilişkilerde kadınların daha mutlu olabileceğinden bahsediyoruz. Erkek egemenlik karşısında kadınların birleşmek zorunda olmasına, nasıl birleştiğine ve birleşeceğine işaret eden metnimizin bu dayanışmayı Angelique üzerinden nasıl tercih ettiğini konuşuyoruz. Hatta Louis, Angelique için bir dost demeyi değil de bir müttefik demeyi seçiyor bile isteye. Kadın kadına daha ‘yumuşak’ bir ilişki kurabileceğinden, bunun politik ve daha özgür bir tercih olduğundan bahsediyoruz.  Ve yeniden yeniden Monique’in Angelique etkisinden güç alıp kocasını terk etmesinden bahsediyoruz. Angelique etkisi kuantum fiziğindeki tünelleme olayı gibi Monique’in özgürleşme sürecinde. Tünelleme olayında bir parçacık klasik (klasik fizik bağlamında) olarak aşamayacağı bir bariyeri, kuantum etkisi ile geçebilir. Bu da “sabit” görünen engeli değiştiren bir olaydır. Angelique bizim “Tünelleme olayı”mız diyebiliriz yani. Bu iki kadının nasıl birbirinden güç alabileceğini de gösteriyor bize. Başka bir hayatın mümkün olabileceğini bilmek razı gelmemeyi sağlıyor. Bilmezsen, ‘kaderine’ razı da gelirsin. Metnimizden tam da bu kısımda çıkardığımız bir yeri Onur’un isteği üzerine yeniden ekliyoruz ve KA da “Burayı duymayı ben de çok seviyorum, babam tam da böyle bir adamdı” diyor büyük bir iştahla. İştah demişken provalarda zaten açık olan iştahımız Onur’un “Tavada ekmek”i ile baya bir açıldı diye biliriz. Bu arada pişirme işinde çok ustalaştı Onur, her provada yaptıkça daha çok daha çok yapmasını istiyoruz.

Onur evinin penceresinden izlediği bir adamın, sokakta yaşayan kediler için yapılan bir evi yenilemeyi kendine “çalışma” edinmesinden bahsetmesi üzerine bugün yeniden  iş ile çalışma arasındaki farkı Richard Sennett’in tanımı bağlamında konuşuyoruz. “İş” başkasının denetimi altında ve kuralları önceden belirlenmiş şekilde daha çok geçinmek için yaptığımız yani kapitalist üretim düzeninde belirli bir kurumsal yapı, ücret, hiyerarşi ve zaman disiplinine bağlı ekonomik faaliyet birimidir. Toplumumuzda bireyin özgürlük alanını kısıtlayan, rutinleştiren yapıdır. “Çalışma” ise “iş” ten daha geniştir; işin ötesine geçerek kişisel anlam, toplumsal katkı ve ustalık içerir yani insanın emek sürecini, üretme kapasitesini, becerisini ve yaratıcı yönünü içerir. “Çalışma” bireyin bir şeyleri iyi yapmak için gösterdiği özendir. KA da  “Yabancılaşıyorsun kendi emeğine kapitalizm yüzünden. Otomatikleşen bedene dönüşüyorsun. Kapitalizm kandırıyor bizi; emeğini kime istersen, ne kadara istersen satabilirsin diyerek kandırıyor. Kapitalizm çok maharetli ideoloji, yutturuyor bize.” demeden geçmiyor. Kadınların yönettiği bir dünyanın tahayyülü üzerine konuşurken Ursula K. Le Guin’nin kitaplarında yazdığı dünya tahayyüllerine değinmeden geçmiyoruz.

Ve sürpriz derdim ama biz zaten emindik. Size söylemiştim Onur’un çok çabuk örgü örmeyi öğreneceğini. ‘Patron’nun baskısı ile değil çalışkanlığı ile ‘çalışma’ya gösterdiği özen ile öğreniyor Onur. Sonra da “Bu oyunda görücüye çıkmış gibiyim” diyor. Katıla katıla gülüyoruz. Görücülüğün; kadını özne olmaktan çıkarıp nesne haline getiren, kadınların bedenleri, arzuları ve hayatları üzerinden kurulan eril tahakkümün kurumsallaşmış biçimi olduğunun bilincinde katıla katıla gülüyoruz Onur’a elbette. Neden gülmeyelim? Neşesiz günümüz olmasın!

Üçüncü haftayı da kızarttık, pişirdik.

Afiyet olsun.

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.43

 

22.09.2025

“İntikam vasıtasıyla bir sınıf firarisine dönüşüyordum ve bu benim şiddetim senin o güne kadar maruz kaldığın diğer tüm şiddetlere ekleniyordu.”*

Dördüncü prova haftamıza başlarken sayımız azalıyor, mekanımız daralıyor. Ekip arkadaşlarımız turnede, biz Stüdyo’da provada. Yeni koşullara adapte olmaya çalışırken provamız başlıyor. Tabii ki başlamadan önce 2 gündür birbirimizi görmeyişimizin özlemi ile biraz sohbet ediyoruz ve tüm bireyleri cinsiyet kategorisi gözetmeksizin zarara uğratan ‘Toksik erkeklik’ten bahsedip erkeklere ‘gerçek erkek’(!) olması için dayatılan normları barındıran bu performansı acilen öldürmeye karar veriyoruz. Ne de olsa başlayacağımız otopsi performansı için kadavraya ihtiyacımız var.

Onur örgüsünü eline alıp pratik yapmaya başlıyor azimle. Onur’un sahnedeki bu eyleminin hangi anlamları doğurabileceğini konuşuyoruz biz de. KA, “Evin kendi iç düzeni, eve kendini inandırma faaliyeti de bir taraftan örgü” diye açar veriyor Onur’a. Örgü örmek; temizlik, yemek, bakım işleri gibi ekonomik değer üretir ama ücretlendirilmez. ‘hobi’ ya da ‘annelik sevgisinin uzantısı’ olarak görülür ve gerçek üretim değeri göz ardı edilir. Hatta ‘boş iş’ veya ‘oyalanma’ gibi görülerek simgesel şiddet aracı haline bile gelir. Bu sırada Onur hem repliklerini söylemeye hem örgü örmeye çalışırken minik bir bunalma anı ile “Abi bu lafları amutta söylim” diyince zalimce gülmeden geçemiyoruz.

Onur’un bedenleştirip geçmişinde dolaştırdığı Édouard Louis’in kendini ifşa eden sesini duydukça sınıfsal pozisyonunu görebilmesindeki maharetinden bahsediyoruz. Sanılanın aksine hiçbir eserinde Karl Marx’tan vazgeçmediğini ama bunu göstermediğini (başa kakmak, vurgulamak vb şeklinde) ve çok politik metinler yazdığını hatta Edouard olmanın da zor tarafını konuşuyoruz. Edouard olmak zor demişken ‘sınıf atlama’ deneyimine dair röportajında** söylediği şeyleri hatırlayalım. Değişmiş olmaktan, yeni yere de tam anlamıyla ait hissedememekten, eski yerine dönememekten ama şu an olduğu yerde de tam olamamaktan bahsederken yazarımız bu hisler için politik bir alan olmadığını söylüyor. “Sokağa çıkıp eylem yapamazsın ama kitap yazarak bu görünmez alanı ortaya çıkarmak mümkün” diyor. Bu sürecin yoksulluk gibi diğer politik acılar kadar gerçek ve sancılı olduğunu; sınıf değiştirince sürekli savaştığını, saklandığını, utandığını söylüyor. Louis’in kendi ifşasını dürüstlük ve netlik ile Onur’un sesinden duymaya devam ederken yeniden Chantal Jaquet’in “Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik” kitabından bahsediyoruz. Jaquet “Sınıf-ötesi birey çoğu zaman iki arada  bir derededir, başka deyişle Spinoza’nın fluctuatio animi ya da ruhun çalkantıları dediği şeyden mustariptir. Fluctuatio animi karşıt iki duygudan doğan zihin halidir. Sınıf-ötesi birey içinde iki dünya taşır. … Fluctuatio animi’nin özellikle etkisinde olan bir bünye söz konusuysa, sınıf-ötesi birey kolayca yaralanmaya yatkın olacak ve bu konuda önlem almazsa alıngan ya da saldırgan olarak algılanacaktır. Çabuk parlayan biri olarak bilinecek, adı huysuza çıkacaktır, oysa işin içinde bir kişilik özelliğinden çok duruma bağlı bir tutum vardır. … Hor görülmekten hor görmeye geçen sınıf-ötesi birey kışkırtarak çanak tutmayı sever: Burjuvaların dünyasında proleteri ya da proleterlerin arasında burjuvayı oynadığında gerilim doruğa varır. Karşıtları kızıştırarak kendi heykelini kendi yontar ve kara koyun olur, ama bu göstermelik çehre içindeki gerilimleri yatıştırmaz, tersine örtmek yerine açığa çıkarır ve reddedemediği için belirginleştirir.”*** der. Louis, sınıf değiştirme sürecinde maruz kaldığı şiddetten ziyade bu metninde başta annesine ve tüm Bellegueule ailesine karşı ürettiği şiddeti aşikar ediyor bize. Bu şiddetin annesinin o güne kadar maruz kaldığı tüm şiddetlere eklendiğini, annesinin yükünün böylece taşınmaz bir yük haline geldiğini, annesinin de bu şiddeti tekrar iletip neredeyse Louis’in ölümüne sebep olacağını söylerken annesinden özür dileme şansını yaratıyor. Biraz geriye gidip Onur’un şarkısını dinliyoruz ve bitirdiğinde, KA “Kafa sesi ile söylemek daha iyi olacak sanki, içindeki Angelique ile söyle” diyor.

Biraz duruyoruz ve Onur rüyasını anlatıyor bize heyecanla. ‘Patron’nun öldüğünü görmüş ve uzun süre öyle sanmış. “İnanılmaz bir duyguydu. Ben coşkuya acıkmışım, bunu anladım. Patron ölmediği sürece coşkulanamayacağız.” dedi.

Huzurlu uykular, coşkulu rüyalar dileriz!

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.50,

**Louis, É. (2025, 22 Haziran). Édouard Louis ile edebiyatın işlevi üzerine: ‘Burjuva kültür bir şiddet aracı’. Elif Bereketli.

https://aposto.com/s/edouard-louis-ile-edebiyatin-islevi-uzerine-burjuva-kultur-bir?a=customButton&utm_source=aposto

***Chantal Jaquet, Sınıf-ötesi Bireyler ya da Yeniden-üretmezlik, Sel Yayınları, s. 117, 123

 

23.09.2025 – Prova Günlüğü

“100.000 EURO’YA HİÇ OLMADIĞINIZ KADAR YAKINSINIZ, MONİQUE!”

Merhaba potansiyel sınıf kaçakları, size evvelden “Milli piyango oynar mısınız?” diye sormuştum. Arttırıyorum ve  Sayısal loto, İddaa, Kazı kazan, Süper loto, Şans topu, On numara, Hızlı on ya da diğer sanal bahis oyunlarından en az birini “Oynadınız mı” diye soruyorum. Peki, nasıl hayaller kurdunuz? O “büyük ikramiye” size çıkarsa ne yaparsınız? “Ev alırım, araba alırım, dünyayı gezerim, yurt dışına kaçarım, sülalemi kurtarırım, yatırım yapar faizini yerim, ülkeyi terk ederim, İzmir’i satın alırım,  evlenir düğün yaparım, bundan sonra zengin olsam neye yarar fakir olsam ne yarar, garibanlara çıkmaz, cami yaptırırım, bir iki fakir var ona yuva yaptırırım, SMA’lı hastalara bağışlar kalanı ile elektro gitar alırım, milli piyango alacak param yok, parayı almam haram, fakirlere yardım ederdim, saç ektirir dişlerimi yaptırırım, büyük bir iş kurarım, çocuklarımla beraber güzel bir tatile giderim, hiçbir fikrim yok, bütün parayı askerliği kaldırmak için kullanırdım, Suriye’den gelen insanlara yardım ederdim, bir kısmını kimsesiz çocuklara bağışlarım, şu kadarcık (parmağının ucunu ölçü olarak gösteriyor) bile insanlık yapmadan ismimi değiştirip çevreden kaybolacağım, bir çılgınlık yapar insan da ne yapar bilmiyorum, ev alır kiraya veririm, yurt dışında planlarımı gerçekleştirmek isterim, benim ne yapacağımı bilmek istemezsin, engelliler için bir eğitim hayalim var, arkadaşımı evlendiririm”* dediğinizi duydum. Siz hayaller kurmaya devam ederken biz de provamıza başlıyoruz.

Dördüncü prova haftasında kaydettiğimiz aşama hakkında konuşuyor, oyunun politik yoğunluğu, izleme halini ve prova bağlamında bugün geldiğimiz noktayı değerlendiriyoruz. Türkiye’nin Ma(ra)donnası’nın Obama’ya ithafen yaptığı, barışın gelmesini ve savaşın bitmesini dileyen şarkıyı dinliyoruz. Barış gerçekten ‘gelecek’ mi? Kendilerini hiç unutturmayan Patronlarımızı anıyor, sansürler ve yasaklara boğulduğumuz gündemde birbirine öykünen, “o yasaklarsa ben hayli hayli yasaklarım” diyen Patronların şıracılığı ile bozacılığını konuşuyoruz. Ve Şıracımız Monique Bellegueule ile Bozacı Eddy Bellegueule gibi ‘Çaresizlerin-Yoksulların’ yaşam kurarken seçtikleri bir yol olarak gelecek taleplerini gösteren o anıyı duyuyoruz Onur’un sesinden. Onur’da beden bulan Bozacı Eddy bizi öyle keyiflendiriyor ki Edouard’ın bu anı ile bizi gerilimin, utançın, nefretin içinden çekip çıkarma ve yaşama doğru giden yola sevk etmedeki maharetini konuşuyoruz. Hamlet gibi düşünerek eylediğini, düşünce mahallinde olmasının eylem olduğunu ve varlığımızın tarihine bakıp kendimizi yeniden yapılandırmak için işaret ettiği yönetemi konuşuyoruz. Babadan gizli anneyle kurulan ortaklıkta küçük Eddy ile anne Monique evlerine gelen renkli bir zarf ile 100.000 Euro’luk çekilişe hak kazanma fırsatını yakaladığını duyuyoruz. Neden kazanmasınlar ki BÜYÜK İKRAMİYEYİ! Hem doğrudan Monique’in adına yazılmış. Hem nereden bilecekler onun ismini! Tıpkı adımıza gelen linkli mesajlar gibi… SEVGİLİ MONIQUE, MÜTHİŞ BİR ÇEKİLİŞE KATILMAYA HAK KAZANDINIZ! Yapması gereken sadece ufak bir ödeme, hepsi o kadar, hepsi…

Umut ve çıkış arayışımızda yoksulluk, sürekli güvencesizlik ve gelecek kaygısı yaratır. Bu durum, bizi “bir mucize ile hayatım değişebilir” fikrine daha açık hale getirir. Küçük bir ihtimali bile “kurtuluş kapısı” gibi görebiliriz. Uzun süren yoksulluk, karar verme süreçlerimizi zayıflatır; hızlı çözüm vaatleri daha cazip gelir. Reklamlar, televizyon programları, devletin pay aldığı kurumsal şans oyunları sürekli olarak “Talihin bir gün güleceğine  ve bir gecede zengin olacağımız” söylemine, piyango ve ödül kazanma gibi kavramlara aşinalığımızı arttırır. Dolandırıcılar için alın size bir fırsat. Mesele yalnızca “saflığımız” değil; yapısal yoksulluk ve sosyal dışlanmadır. “para ödülü kazanma” vaatlerine inanırken umutlarımız üzerinden de sömürülürüz. Dolandırıcılar bize “sen de kazanabilirsin, senin de sıran geldi” derken sembolik şiddet uygular. Ve bu mevcut toplumsal eşitsizliği gizler; sanki eşit şansa sahipmişiz gibi… Sınıfsal sömürünün farkına varmak yerine “benim şansım yok” diye düşünürüz. Bu dolandırıcılar, resmi kurumlardan ya da piyangodan aşina oldukları dille konuşur, vaatlerini “doğal” gösterirler. Biz de bunu meşru bir fırsat gibi algılarız. Biz bu vaatleri sorgulamak yerine, bize  “belki şansım döner” dedirterek rızamızı alıp kandırılmaya açık hale getirirler. Yani bizim kurtuluş, umut, güven ve eşitlik arzumuzu manipüle eden suçu da “saflığımıza” atan sembolik şiddet biçimidir bu. Ve asıl şiddet de bizi sürekli yoksullukta tutan ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamayı engelleyen bu ekonomik düzendir. Dolandırıcılık bu sistemin içindeki yan üründür, sefaletimizi fırsata çevirir. Kısıtlı kaynaklarımızı yeniden çekip alır bizden. İdeolojik aygıtlardan biri olan devletin piyangosu hem bizim sisteme olan rızamızı üretir hem de dolandırıcı piyangonun var olmasına da yarayan “meşru dil ve beklenti alanını” üretir. Paramızı kaptırdığımızda ise kendimizi “saflık” ile suçlamamız rızayı yeniden üretir. Sonuç olarak Antonio Gramsci’nin perspektifinden bakarsak: devlet piyangosu egemen ideolojinin hegemonik aygıtıdır, eşitsizliği görünmez kılar, umut ve rıza üretir. Dolandırıcı piyango bu hegemonik zeminin üzerine kurulmuş “parazit pratiktir”, rızamızı sömürerek yeniden şiddet üretir. Dolandırıcıların daha çok ev kadınlarını, yalnız yaşayanları, yaşlıları hedef aldığını da söylemeden geçmeyelim.**

Onur bize Orta dünyada Yalnız Dağ Erebor’da karşılaştığı Durin halkından demir ustası ile yaşadığı çarpışmayı anlatıyor. Sonunda Erebor’da ışığın yok olması ile Onur’un ilk fırsatta kaçtığını öğreniyor ve  gözlerimizden yaşlar akana kadar katıla katıla gülüyoruz.

“Baruk Khazâd! Khazâd ai-mênu!” Onur!

Bu anıdan sonra provaya devam edemiyor ve Onur’un amuda kalkması ile kapanışa geçiyoruz.

“Kudretimizi eksiltmeyelim, yapma kudretimizi düşürmeyelim.” KA

*Youtube’da bulunan sokak röportajlarından alınan ‘hayaller’dir.

**Yazıdaki dolandırıcılık ile ilgili kavramsal bilgiler ve çıkarımlar tarafıma ait olmamakla birlikte Pierre Bourdieu, Louis Althusser, Karl Marks ve Antonio Gramsci’ye ait olan fikirlerin ve tespitlerin tarafımdan yapılan fütursuzca bir kolajıdır.

 

 

25.09.2025

“Seninle gurur duymuştum. Sana bunu söyledim mi?”*

Oyunumuzun korrepetitörü Damla’nın gerçekleştireceği şan çalışması ile prova günümüzü de bedenimizi de sesimizi de açarak işe başlıyoruz. Dublaj anılarımızdan bahsedip, minik bir sohbet edip bedenimizi uyandırıyoruz;  roll down, roll up. Lip trill, yüz masajı, esneme, iç geçirme, nefes egzersizi ve çiçiler ile nefesimizi bırakıyoruz. Iıııımlamalar ile piyanodan duyduğumuz sese eşlik ediyor, sesimizi ön bölgeye-maskeye almayı deneyip “uuu”lamalar ile uzak diyecekmişçesine “uuu”luyoruz. Onur bu ders ilk övgüsünü Damla’dan “AI gibi doğru promptları verince doğru sonuçları veriyorsun” benzetmesi ile alıyor. yaaaaalama egzersizini o kadar iyi yapıyor ki Onur, başı dönüyor ve duruyoruz. Mix voice, peslere geçiş, kafa sesi, renkli bariton derken Onur’un hepsini kullanabildiğini duyuyoruz. Onur’a bir yere gidersen “falsetto, göğüs sesi, tizler hepsi var sende” söyle bunları diyoruz. Şaşırıyoruz çenemizi devreden çıkarmak için. Okuldayken söylediğin bir şarkı yok muydu diye soran Damla’ya İbrahim Erkal’dan “Çare gelmez ağlamaktan ”ı söyleyen Onur’u dinliyoruz ve Onur’un seçkisinden Monique’in seçkisine geçiyoruz. “Still loving you” şarkısı için Onur’un tonuna karar veriyoruz. Armonilerle şahlanan Onur’un övgüleri kaptığı çalışmayı bitiriyoruz. Bütün bunlar Monique ile birlikte eril tahakkümden birkaç dakikalığına kaçıp özgür olmak için diye düşünerek sahnelerimizi çalışmaya geçiyoruz.

Dar alanda yok mekanı yaratma çabamıza yeni dekorlar eklenmiş. Hem bir sınır olarak eve hapsolup bir mahkum olmanın temsili hem de bir geçit olarak terk edişin, kaçışın ve bir eşiği aşarak özgürleşmenin imkanı olan o dekor parçalarımız eklenmiş. Sohbet ederken Onur’un anlattığı bir anı üzerine statükocu erkeklerden bahsediyor, nimet ele geçirdikleri için değişmediklerini, değişmek için önce rahatsız olmaları gerektiğinden konuşup metnimizdeki detaylara geçiyoruz. Onur’un sesinden Monique’in kendine kurduğu soylu geçmişi, kocasından kaçışı ile devriminin ilk kopuşunu, kendi ile gururlanışını, Paris’in kraliçesine dönüşmesini, gündüz güzeli Catherine Deneuve’ün onun hikayesini duyup merak edişini duyuyoruz. Onur’u ilk kez Claire’in Hanımının topuklu ayakkabıları ile görüp yürüyüşüne çalışması gerektiğine karar veriyoruz. Aniden osuruk hakkında konuşmaya başlıyor, KA da osuruğa neden güleriz diye soruyor bize.

Grotesk estetik bağlamında osuruk, bedenin aşağı (karın, kalça, bağırsaklar, cinsel organlar) bölgesinden çıkan bir ses olarak bu alt bedensel gerçekliği açığa vurur. Resmi ciddiyetin, toplumsal kuralların ve bedeni yokmuş gibi davranan kültürel normların karşısında yıkıcı ve kahkaha uyandırıcı bir güç taşır. Tabu yıkıldığında ortaya çıkan beklenmedik çıplaklık bizi güldürür. İktidarın koyduğu nezaket ve terbiye kurallarının altını oyar. Gülmek bu kuralların saçmalığını da ifşa eder. Osuruğa tek başımıza değil genellikle başkalarının yanında güleriz. Bu kahkaha kolektif bir rahatlama anıdır. Eğer osuran kişi bir otoriteyse bu hiyerarşiyi de ters yüz eder ve eşitleyici, özgürleştirici bir an yaratılır. Hepimizin bedensel olduğu, hepimizin “soylu” değil “et ve kemikten” yaratıklar olduğu ortaya çıkar.

“Ses değil, ruh çıkar” KA

Monique’in devriminin detaylarını çalıştığımız prova gününü böylece tamamlıyoruz.

*Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.57

 

26.09.2025

“Karşında başka bir kadın bulunca şaşırdın tabii, değil mi! Artık gerçek bir Parisliyim.”*

Dördüncü haftanın son prova gününe ezber alarak başlıyoruz. Aramızda misafirimiz Deniz de var biz de tam kadro son kez bize dar gelen mekanımız Stüdyo’dayız. Biraz sohbet ediyoruz biraz ezber bakıyoruz, biraz daha sohbet bakıyoruz, biraz ezber ediyoruz, tekrar sohbet edip ezber bakıyoruz derken hem kostümlerimizin tasarımcısı hem de oyunumuzun sponsoru ‘isyan ve tutkunun eşsiz birleşimini sunan’ PCFG markasının kurucusu Emine bir anda çıkageliyor elinde Monique’in kıyafetleri, Edouard’ın tişörtleri ile. Monique’in kendi devriminden sonra dönüşeceği ‘Paris’in karaliçesi’ için olan kostümde Onur’u görmek hepimizi heyecanlandırıyor. Çiçekli eteğini de deneyince Onur, çiçekli etek takım elbiseye karşı demiyor Paris’in kraliçesinin elbisesi çiçekli eteğe karşı diyoruz. Ne de olsa Edouard’ın da dediği gibi bu hikaye Monique’in yaşamının ve kocası ile birlikteki yaşamının onu mecbur bıraktığı varolmayışa karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikayesi.*

2 haftadır çalıştığımız sahne detayları dolayısı ile bir süredir akış almamıştık. KA’nın gelişi ile kostümlü dekorlu ama dar mekanda teknik ekipsiz bir akış almaya başlıyoruz. Başlamadan bir durup bize dar gelen bu mekanda son kez akış alacağımız için Monique’in edası ile “Bir daha buraya dönmeyeceğiz” temsilli  hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Ekip arkadaşımız Derin’nin getirdiği Boşnak böreğini yemeyip provadan sonra yeme hayalini aklımıza düşürerek akışa başlıyoruz. Akışı hiç kesmiyor, keyifle Onur’u izliyor ve dinliyoruz derken tuttuğumuz süreyi görünce canımız sıkılmıyor değil. Akış sonu KA’dan tempo ve hız ile ilgili değerlendirmeleri alıyor ve bu notlar sonucunda metnin halihazırda kısaltılmış haline rağmen biraz daha kısaltmaya karar veriyoruz. Nelerden vaz geçeceğiz derken beşinci prova haftasına Büyük Salon’da, marke dekor ile değil oyunun kendi dekoruyla ve teknik ekibin faaliyetini de katarak gireceğimizi hatırlamak bizi tekrar keyiflendiriyor.

Ev içi gerçeklik, izole bir meskenin ( ve beraberinde gelen hane emeğinin özelleşmesinin) hayli kabul gördüğü ve sıradanlaştığı, dolayısıyla yaşamın başka herhangi bir biçimde örgütlenebileceğini hayal etmenin bile neredeyse imkansız hale geldiği olgunun adıdır.**

Büyük Salon’da yeni prova haftasında  Monique’in ev içi gerçekliğinden kopuşunda ve kaçışında özgürleşmek üzere!

Dördüncü haftayı da böylece katladık, ütüledik.

* Édouard Louis, Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Can Sanat Yayınları, 2024, s.66, 43

** Helen Hester – Nick Srnicek, İşten Sonra: Evin Tarihi ve Özgür Zaman Mücadelesi, Otonom Yayınları, 2025, s.139