Bak Sen

Koreoğaçlama/ Choreovisation

 

Dans Performans: Talin Büyükkürkciyan 

Görsel - İşitsel performans: Hazal Döleneken & Tolga Tüzün

Işık Tasarımı: Utku Kara

Fotoğraf: Esma Akın, Gencer Yurttaş

Fotoğraf Tasarımı: Tolga Tüzün

Kostüm: Elif Keskinkılıç

Prodüksiyon: Evrim Zeybek

 

“Bak Sen!”  3 sanatçının kendi yarattıkları masallardan yola çıkarak;  önceden kurguladıkları gerçek dışı evrende; dans, ses ve görsel sanatları kullanarak anda etkileştikleri koreografik temelli bir doğaçlamadır. 

 

“Bak Sen” ; Talin Büyükkürkciyan ve Tolga Tüzün ‘ün bu dünyada bugün yaşamanın ne demek olduğu fikri üzerine yazdığı 7 soyut masaldan oluşur. Talin Büyükkürkciyan’ın performansını, Hazal Döleneken ve Tolga Tüzün’ün görsel ve ses performansın, Utku Kara’nın ışık tasarımını üstlendiği koreo-ğaçlama; izleyen için, gerçeküstünün gerçeklikteki yerini sorgulayacakları bir deneyime dönüşür.

 

Teşekkürler: İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü, Çatı Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği, Ömer Uysal, Mine Nişanyan, Nurhan Büyükkürkciyan, Şeref Aktep, Shoukoufeh Azari, Şule Ateş

 

 

Yedi Masal:

 

Küçük bir tırtıl varmış. Ortalık toprak kokuyormuş. Toprağı delerek yol alan tırtıl sert bir duvarla karşılaşmış. Duvarın sahibi varmış, her duvarın sahibi varmış. Köstebek “ne var ” diye sormuş. Tırtıl “her şey var, hiç bir şey yok” demiş. “Hatta her şey yok hiç bir şey var”. “Hiç bir şey burada yok” demiş köstebek. “Ama duvar var” demiş tırtıl.

 

Ambülans sesiyle uyandı. Saat öğleden sonra iki idi. Köpeği gezdirmem lazım diye düşündü. Köpek evde yoktu. Elindeki iki saati kırk metre kare dairede köpeği arayarak geçirdi. İki saat sonra ev arkadaşından bir telefon geldi. “İlaçlarını aldın mı” diye soruyordu. Köpeği o almıştı arkadaşının uyuması için. İlaçlarını aldı, banyoya gitti, aynada kendine baktı. Aynada bir şey göremedi. Ayna bozulmuştu, dağınık bir yüz. İki saattir köpek havlıyordu!

 

Taş duvarların arasından yürüyüp insanları iterek koyu ahşap kapılı ofisine ulaştı. Kapıyı iterek içeri girdi. Asistanı saat altıdan beri çalışıyordu. Günaydın dedi. “Kaç kişi var bu gün” diye sordu. “Otuz sekiz efendim” dedi. “Bir an önce başlayalım. Öğle yemeğinde Harbiye Nazırı ile buluşacağım” dedi. “Akşama sevgilinizle yemeğe çıkacaktınız ama sanırım iptal etmek zorundayız” diye devam etti. İsmini otuz sekiz kişilik listenin içinde gördü.

 

1673’den kalma evinin merdivenlerinden aşağıya indi. Aşağıya vardığında 1573’e gelmişti. Kapıdan çıkıp at arabasına bindi. Arabacısı onu yarım saattir dışarıda bekliyordu. Parke taşlarının üzerinde araba hareket etmeye başladı. Şehir leş gibi kokuyordu. Meydana geldiğinde arabadan indi ve öylece durdu. Trento şehrinin meydanına dar ağaçları kurulmaktaydı. Güzel bir gün diye düşündü.

 

Sala zor tutunarak deniz üzerinde sürükleniyordu. Yukarıya baktı. Bulutların arasından güneş çıktı, çıkacaktı. Son bir çabayla bacaklarını yukarıya çekmeyi başardı ve salın üzerine yattı. Dalgalar durulmaya başlamıştı. Rüzgar kesildi. “Birisi beni bulacak” diye düşündü. Kaç saat geçtiğini bilmeden öylece yattı. Gözlerini tekrar açtığında çoktan akşam olmuştu. Değişik renkte üç ay tepede parlıyordu. “Birisi beni bulacak” diye düşündü.

 

Elleriyle yaprakları, dalları açmaya çalışarak kendine yol buluyordu. Nefes nefese ilerlerken arada sırada durup etrafı dinliyordu. Bir ses duydu, yanına baktı. Çok yaşlı bir kaplumbağa yavaş adımlarla yürüyordu. Kaplumbağaya dönüp “Buralara sık gelir misin?” diye sordu. Ona sorduğu sorunun saçmalığına inanamadı. Kaplumbağa dönüp “Evet, çok sık” dedi fakat bizimki duymadı. Kaplumbağa “Bunlar kaba oluyor” diye düşündü.

 

Yatağın öteki tarafına doğru uzanıp sigara paketine elini attı. Paketin içinde sigara kalmamıştı. Kalkmaya çok üşendi. Hem kalksa da evde sigara olmadığını biliyordu. Yanındakine dönüp baktı. Sigara içecek bir tipe benzemiyordu. İsmi neydi diye düşündü. Nasıl gelmişti buraya? En son ne olmuştu, hatırlamıyordu. İsmini bırak cinsini bile hatırlamadığını düşündü ama olanlardan kimsenin şikayetçi olduğunu düşünmüyordu. Bir de sigara olsaydı.